Bizim Hasan’ın kargaları

Şehir, insanın ömründen en çok kendi sesini çalar. Bir de güzel dostluğu ve dost sesleri. Şehrin gürültüsü yalnız kulaklara değil, ruha da çöker. Kalabalığın içinde herkes birbirine yakın görünür oysa gönüller arasındaki mesafe çoğu zaman dağlardan daha uzundur.

Makamlar, ünvanlar, hesaplar, hırslar, kavgalar, bitmek bilmeyen rekabetler… İnsan, bir süre sonra kendisini başkalarının beklentilerinde ve sonuçsuz kavgalarda kaybetmeye başlar. Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatlarının bir döneminde şehrin değil, toprağın sesini dinlemeye karar verir.

Hasan da onlardan biridir.

Yıllarca öğretmenlik yapmış, yurt içinde ve yurt dışında devletini temsil etmiş, Ankara’nın koridorlarını, bürokrasinin ağır işleyişini yakından tanımış bir öğretmen Hasan. Çeşitli görevlerde bulunmuş, farklı coğrafyalarda insanların hayatına dokunmuş, pek çok dost edinmiş. Bugün o dostlarının bir kısmı devletin önemli makamlarında görev yapıyor.

Hasan, bütün bu geçmişi arkasında bırakıp memleketine döndü, gösterişli bir hayatı değil, mütevazı bir görevi seçti. Öğrencileriyle ilgileniyor, mesaisi bitince de kendisini sessizliğe emanet ediyor.

Bizim Hasan, diyorum ben ona. Çünkü o bizden biri, toprağa yakın. Ne demek toprağa yakın olmak? Onu Hasan’dan öğrenmek gerek.

Bizim Hasan, şehre yakın ama insan kalabalığından uzak bir köyde küçük bir bahçe edinmiş. Bahçenin başına mütevazı bir ev yaptırmış. Sonra toprağı işlemeye başlamış. Kayısı, kiraz, badem, şeftali, erik, dut, hatta bu iklimde zor yetişmesine rağmen birkaç zeytin fidanı… Damlama sulama sistemi kurmuş, her ağacın gölgesine emeğini bırakmış. O bahçede yalnız meyveler değil, insanın sabrı da büyüyor.

Bir gün telefonum çaldı. Hasan arıyor. Açtım.

“Ciğerim, bahçeye geçiyorum. Bugün mutlaka gel. Orhan’ı da getir.”

Cevap verdim:

“Orhan da yanımda. Geliyoruz.”

Bizim Hasan, kaç yıl olmuştur, hatırlayamıyorum ama sürekli davet eder. Artık davetine icabet etme zamanı gelmişti. Orhan ile yola çıktık.

Uzun bir yolculuktu.Tarlaların arasından geçtik. Dereleri aştık. Toprak yollar bizi yemyeşil bir vadiye ulaştırdı. Başaklar rüzgârla birlikte dalga dalga salınıyor, uzakta sıra dağlar gökyüzüne yaslanıyordu. Bulutlar tepelerin omzunda dinleniyor, serin rüzgâr ciğerlere doldukça insanın içindeki bütün yorgunluk usulca çekiliyordu.

Bizim Hasan, evinin önündeki verandada karşıladı bizi. İnce yapılı, mütebessim yüzlü… Elinde her zamanki gibi sigarası, yanında taptaze çayı… Çayla sigara arasında yılların kurduğu sessiz bir dostluk vardı sanki. Konuşurken acele etmeyen, dinlerken sözü bölmeyen insanlardandı Hasan. Sanki biraz derviş, biraz gönül eri, biraz da toprağın dilini öğrenmiş bir ruh…

Önce bahçeden yeni toplanmış dutlar ikram edildi. Dalından koparılmış, tertemiz, bal tadında dutlar… Ardından demli çay… Çay koyulaştıkça sohbet de koyulaşıyordu.

Tam o sırada bahçenin alt kısmından geçen elektrik hattına siyah bir karga kondu.

“Gak, gak…” diye seslenmeye başladı.

Merak edip sorduk.

Hasan gülümsedi.

“Onlar benim komşularım.” dedi.

“Ne zaman buraya gelsem sesimi duyarlar, gelirler. Sonra arkadaşlarını da çağırırlar. Ben de şuradaki ağacın dibine yiyecek bırakırım. Alıp götürürler. Uzun zamandır birbirimizi tanıyoruz.”

Bir süre sonra ekledi:

“Bir de alakargalar var. Pek geçinemezler. Onların da kendi rekabetleri var. Demek ki tabiatta bile denge var ama kin yok. İnsan bazen tabiattan öğrenmesi gerekeni unutuyor.”

Gerçekten de öyleydi.

İnsanların birbirini maddî gücüyle tarttığı bir çağda Hasan, komşuluğu bir kargayla kurmuştu. Çünkü tabiatın dostluğu hesapsızdır. Ağaç sizden bir şey istemez, gölgesini sunar. Serinlersiniz. Toprak sizden övgü beklemez, ürün verir.

Öğle sonu olmuştu. Geleneksel usulle pişirilmiş kuzu etli ferfene sofraya kondu. Sofra sadeydi ama bereketliydi. Dostluğun verdiği lezzet de vardı sofrada.

Hasan bir ara çayından bir yudum aldı ve gülümseyerek şöyle dedi:

“Şimdi üç kişiyiz. Sohbet etmeye dördüncü bir arkadaş bulalım. Yeni şeyler anlatsın. Biz susalım, onu dinleyelim.”

Bu cümlede insanın ömrünü güzelleştiren büyük bir tevazu gizliydi. Konuşmaktan çok dinlemeyi isteyen insanlar azaldı. Hasan ise hâlâ yeni bir sözün peşindeydi. Düşündük, bir dost daha bulalım diye.

Sonra bahçeye doğru baktı.

“Ben burayı, şehrin ve insanların yorucu yüzünden kaçmak ve kendimi dinlemek için aldım.” dedi. “Kitap okuyorum, düşünüyorum, toprağı işliyorum. Günün yorgunluğunu buraya bırakıyorum. Sonra kargalar geliyor. Onlarla komşuluğumuz başlıyor.”

Dönüş yolunda Orhan ile düşündük, konuştuk. Bizim Hasan, iyi dost idi. Umurgörmüş birisi, toprağa dönmüştü.

İnsan yıkılacaksa ancak bir dostunun gönlüne yıkılmalı. Dost, komşu, yoldaş, arkadaş… Arıyoruz, çekilip dönüyoruz içimize. Bizim Hasan da toprağa, meyve ağaçlarına, gökyüzüne, serin rüzgârlara, yamaçları süsleyen çiçeklere, börtü böceğe, kargalara dönmüştü. Onlarla arkadaşlık yapıyordu.

Derin sohbetimiz bir yere geldi ve Hasan konuştu:

“Allah, sevdiği kulun gönlüne dert düşürür ki nefsine uymasın.”

Nereden nereye, dedik. Evet, hepimizin bir hikâyesi vardı. Teslim olduğumuz ve şükrünü edâ etmekten âciz olduğumuz imkânlarımızı düşündük.

Dostluk nedir ki? Aynı dertleri hissedebilenler dost değil midir? Aynı şehirde, aynı mahallede, aynı sokakta… İnsanın yorulduğu yerde bazen bir ağaç, bazen bir dere, bazen de elektrik tellerine konmuş siyah bir karga… Kim bilir, dostlarımız kadar zenginiz.

Şehir bize yaşamayı öğretir, kolaylık sağlar ama tabiat yaşamın anlamını ve gizini içimize fısıldar. Bizim Hasan ise o fısıltıyı duyabilen nadir insanlardan biri. Onun bahçesinde yalnız meyve ağaçları değil, kanaat ve sabır büyüyor, dostluk yeşeriyor, muhabbet dallanıyor. Bizim Hasan’ın kargalarla komşuluğu da tam burada başlıyor. Çünkü Hasan her gönle muhabbet ekiyor, kargalar bile bundan nasibini alıyor.