Sabaha karşı limanların kendine özgü bir sessizliği vardır. Vinçler ağır ağır hareket eder, halatlar çözülür, gemiler görünmez bir düzenin parçası gibi yollarına devam eder. Kimse bunu haber yapmaz. Çünkü düzen, varlığını en çok hissedilmediği zamanlarda korur. Ne zaman ki bir gemi beklemeye başlar, işte o zaman sessizlik konuşur. Dünyanın dikkati, bir anda haritadaki dar bir su yoluna çevrilir.
Bugün gözler yeniden Hürmüz Boğazı'nda.
Washington'dan yapılan açıklamalar, Umman'ın aracılığıyla sürdürülen diplomatik temaslarda önemli bir mesafe alındığına işaret ediyor. Tahran ise doğrudan müzakere yürütmediğini, temasların Umman üzerinden sürdüğünü vurguluyor. İlk bakışta bu gelişme, enerji piyasalarını ilgilendiren teknik bir diplomasi başlığı gibi görülebilir. Oysa mesele, birkaç tankerin hangi rotadan ilerleyeceğinden çok daha büyüktür. Asıl sınanan, dünyanın kriz anlarında hâlâ ortak bir zemin üretebilme kabiliyetidir.
Çünkü bazı geçitler yalnız denizleri birbirine bağlamaz. Devletlerin hesaplarını, ekonomilerin dengelerini ve toplumların geleceğe ilişkin beklentilerini de birbirine bağlar. Bir boğazın açık kalması bazen yüzlerce anlaşmadan daha güçlü bir güven mesajı taşır. Ticaret yalnız malların dolaşımıyla değil, insanların yarına dair kurabildiği öngörüyle de ayakta kalır.
Bunu anlamak için haritalara uzun uzun bakmaya gerek yoktur. Gün doğarken Hürmüz'e yaklaşan bir petrol tankerini düşünün. Güvertedeki denizci için bu, sıradan bir seferdir. Aynı dakikalarda dünyanın başka şehirlerinde bir sanayici üretim planını gözden geçiriyor, bir yatırımcı ekranındaki rakamları izliyor, bir hükümet enerji arzına ilişkin yeni hesaplar yapıyor. O gemi yalnız petrol taşımıyor; milyonlarca insanın ertesi güne dair hesaplarını da taşıyor.
İnsanlık uzun yıllar boyunca kurduğu uluslararası düzenin bütün eksiklerine rağmen büyük kırılmaları yönetebileceğine inandı. Kurumlar vardı. Kurallar vardı. Müzakere kanalları açıktı. Hiçbiri kusursuz değildi; ancak belirsizliği sınırlayan ortak bir zemin oluşturuyordu. Bugün aynı kurumlar hâlâ yerinde duruyor. Fakat onları güçlü kılan şeyin yalnız binalar ya da metinler olmadığı da her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Bir düzeni ayakta tutan, önce ona duyulan inançtır.
İnanç aşındığında bunun sesi çıkmaz. Bayraklar inmeye devam etmez. Zirveler iptal edilmez. Diplomatlar masadan kalkmaz. Hayat dışarıdan bakıldığında olağan akışını sürdürür. Fakat görünmeyen bir değişim başlar. İnsanlar, yarının bugünden daha öngörülebilir olacağına dair kanaatlerini kaybettikçe, en sağlam görünen yapılar bile içten içe güç kaybetmeye başlar.
Belki de çağımızın en belirgin çelişkisi burada yatıyor. Birbirimiz hakkında hiç olmadığımız kadar fazla bilgiye sahibiz; buna rağmen birbirimizin niyetinden hiç olmadığımız kadar fazla kuşku duyuyoruz. İletişim hızlandı, ulaşım kolaylaştı, ticaret büyüdü. Buna karşılık ortak geleceğe duyulan güven aynı sağlamlıkta ilerleyemedi. Bugün dünyanın asıl ihtiyacı yeni bir teknoloji değil, yeniden kurulmuş bir itimat iklimidir.
Bu yüzden Hürmüz Boğazı etrafında yürütülen diplomatik temasları yalnızca enerji güvenliği üzerinden okumak eksik kalır. Masanın dağılmaması başlı başına önemli bir gelişmedir. Çünkü diplomasi çoğu zaman sonuç aldığında görünmez olur. Tarih bize savaşların tarihini anlatır; oysa yaşanmamış savaşların arkasındaki sabırlı müzakereler çoğu zaman tarihin sessiz sayfalarında kalır. Barışın en büyük başarısı, çoğu zaman manşet olmamasıdır.
Türkiye'nin bulunduğu coğrafya bu gerçeği yüzyıllardır yaşayarak öğrenmiş bir coğrafyadır. Ticaret yollarının kesiştiği, enerji koridorlarının birbirine yaklaştığı ve farklı medeniyetlerin aynı ufku paylaştığı bu topraklarda devlet aklı yalnız bugünü yönetmekle değil, yarını okuyabilmekle anlam kazanır. Güç; yalnız sahip olunan imkânlarla değil, kriz büyümeden denge kurabilme ferasetiyle de ölçülür.
Önümüzdeki günlerde Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim azalabilir. Gemiler yeniden olağan seyrine döner, piyasalar nefes alır, dünya başka gündemlere yönelir. Fakat geride kalan soru değişmeyecektir: Bir boğazı açık tutmak mı daha zordur, yoksa insanların geleceğe dair inancını canlı tutmak mı?
Tarih, büyük medeniyetlerin yalnız limanlar inşa ederek yükselmediğini gösteriyor. Onları asıl ayakta tutan; verilen sözün itibarı, kurulan dengenin adaleti ve insanların birbirine duyduğu güvendi. Limanlar yıkıldığında yenileri yapılabilir. Ticaret yolları değişebilir. Yeni ittifaklar kurulabilir. Fakat güven kaybolduğunda, onu yeniden inşa etmek en uzun yolculuğa dönüşür.
Bugün Hürmüz Boğazı'nda konuşulan da özünde budur. Dünyanın ihtiyacı yalnız açık deniz yolları değildir. Asıl ihtiyaç, belirsizliğin değil sağduyunun; gerilimin değil diplomasinin; kuşkunun değil güvenin yol alabildiği bir ortak istikamettir. İşte boğazlardan geçen en değerli yük de budur.