Zaman zaman bu köşemde, hayatın içinde yaşadıklarımı, şahit olduğum hadiseleri ve farklı insan portreleri üzerinden şekillenen hikâyeleri kaleme alıyorum. Bunları olabildiğince yalın bir dille aktarmaya çalışıyorum. Çünkü inanıyorum ki hayat, süslü cümlelerden çok, sahici tecrübelerle anlaşılır. Her yaşanan, eğer doğru yerden bakılabilirse, içinde bir ders, bir ibret, bir yön işareti taşır. Bu yüzden yazdıklarım bir anlatıdan çok, bir arayışın, bir fark edişin izlerini taşır.
Hayatımızda hiçbir şey boş değil. Ne yaşadığımız bir kırgınlık, ne içimize çöken bir sessizlik, ne de anlam veremediğimiz bir hayal kırıklığı. Hepsinin bir karşılığı, bir izi, bir çağrısı var. Bazen fark ederiz, bazen de fark edemediğimiz için aynı duyguların etrafında dönüp dururuz. İşte o zaman hayat, bir yol olmaktan çıkar, bir kör kuyuya dönüşür.
Bu satırları, hayatın kıyısından değil, tam ortasından yazıyorum. Şunu da özellikle söylemek isterim ki, bunları anlatırken bir "acı edebiyatı" ya da dışarıdan bakıldığında bir mağduriyet dili kurma derdinde değilim. Küçük Emrah modunda bir anlatı değil bu. Aksine, çoğu zaman dışarıdan güçlü görünen insanların da içinde aynı kırılmaların, aynı sessiz yorgunlukların, aynı gelgitlerin yaşandığını biliyorum.
Çünkü mesele bir güçsüzlük hikâyesi değil; insan olma halidir. İnsan dediğimiz şey zaten budur. eksikliğiyle, kırılganlığıyla, iniş çıkışıyla, bazen dayanıklılığıyla, bazen de içten içe dağılmasıyla.
Herkesin bir hikâyesi var. Kiminin görünür, kiminin saklı. Kiminin sesi yüksek, kiminin içi kalabalık ama dili sessiz. Ve belki de en ağır hakikat şu, dışarıdan “düz” görünen hayatların içinde bile ne çok kırılma, ne çok mücadele, ne çok görünmeyen imtihan var.
Ben bu satırları biraz da oradan yazıyorum.
Şahsen gözümde büyüttüğüm her şeyle imtihan oldum. Tutunduklarımın sarsıldığını, yerinden oynadığını gördüm. Her defasında sanki aynı çağrı tekrarlandı. “Yönünü bana dön.”
Onun yerine koyduğum ne varsa, bir bir yerinden edildi. Araya koyduğum, gereğinden fazla anlam yüklediğim ne varsa. Kimi zaman kendi elimle, kimi zaman hayatın sert müdahaleleriyle kırıldı. Sanki insana bir balta verilir gibi.Tutunduğu, vazgeçilmez sandığı ne varsa dağıldı. Ama her kırılışın içinde bir düzeltme vardı her eksilişin içinde bir öğretme.
Demek ki mesele sadece ne yaşadığımız değil, onu nereye koyduğumuzdur.
İyilikler, kötülükler, alışkanlıklar, ilişkiler. Yüklediğimiz anlamlar. Bunların her biri ya yerli yerine oturuyor ya da taşarak bizi zorluyor. Alıyoruz ki, yerli yerine koyamadığımız her şey bir süre sonra yerinden ediliyor.
Zamanla şu hakikat belirginleşiyor. Onun rızası dışında hiçbir rıza kalıcı değil.
Sevgide de böyle, muhabbette de, bağlılıkta da.
İnsan bir şeyi olması gerekenden fazla büyüttüğünde, hayat onu küçültüyor. Merkeze yanlış bir şeyi koyduğunda, o merkez sarsılıyor. Çünkü denge bozulduğunda, hayat o dengeyi yeniden kurmaya zorluyor.
Tam da bu noktada hayat, bize kendini bir yön tabelası gibi gösteriyor.
Bazen çıkmaz bir sokağa giriyoruz. Ve insanın yapması gereken şey orada kalmak değil geri geri çıkabilmeyi bilmektir. Bazen köprüden önce son çıkışı kaçırıyoruz. Ama bu hayatın bittiği anlamına gelmiyor, biraz ileride yeni bir çıkış daha açılıyor. Yeter ki işaretleri okuyabilelim.
Ben dertleri, problemleri, sıkıntıları da tam olarak böyle görüyorum hayatın yön tabelaları gibi.
Her biri bir şey söyler, her biri bir uyarı taşır, her biri bir istikamet işaret eder.
Ama biz o tabelayı “yük” olarak görürsek altında eziliriz. “İşaret” olarak görürsek yolumuzu buluruz.
Sorunları büyütmek, o tabelayı gözümüzde devleştirmektir. Oysa yapılması gereken onu okumaktır.
Sorunları yönetmek de tam olarak budur. Onları doğru yerde tutmak, Onlardan doğru mesajı almak, gerektiğinde yön değiştirebilmek.
İnsan, her şeyi kontrol etmeye çalıştıkça yorulur. Ama hayatı okumayı öğrendikçe yol alır. Çünkü hayat kontrol edilmez anlaşılır, yönetilir.
Hayat bana en çok şunu öğretti diyebilirim. Yszmak. Yaşadıklarımı içimde büyütmek yerine, kelimelere dökerek anlamayı. İç döküşün bir zayıflık değil, bazen bir şifa olabileceğini.
Belki de bu yüzden yazmak, benim için bir anlatı değil, bir toparlanma biçimi oldu.
O yüzden elhamdülillah. Bu da büyük bir kazanım.
Hayat boş değil. Yaşadığımız hiçbir şey tesadüf değil. Her dert, her sıkıntı, her kırılma. Bir işaret taşıyor.
Belki de en önemli mesele şu. O işaretleri görebilmek.
İnsan baktığı halde görmüyorsa yol uzar. Ama gördüğü an.
Kör kuyular bile bir yön tabelasına dönüşür.