Bu derya bu gemiyle geçilmez

Mayıs 2023 seçimlerinin hemen ardından ilan edilen ve o günden bu yana tam otuz dört aydır kesintisiz uygulanan dezenflasyon programı Türkiye'nin modern ekonomi tarihinin en uzun soluklu ortodoks sıkılaşma deneyimi olma özelliğini taşırken, bu sürenin sonunda gelinen nokta hem programın tasarımcılarını hem de onu sabırla bekleyenleri derinden hayal kırıklığına uğratıyor.

Yıllık enflasyon %30,87 seviyesinde ve bu rakam yüksek faiz politikasının talep kanalından bastırdığı enflasyonun maliyet ve beklenti kanalından yeniden beslendiğini, dolayısıyla programın yapısal enflasyonu kırma kapasitesinin başından beri ne kadar sınırlı olduğunu acı bir berraklıkla ortaya koyuyor. Çekirdek enflasyonun %29,68 ile manşet enflasyonun hemen yanı başında seyretmesi ve hizmet grubu fiyatlarının yıllık %40,26 artması ekonominin kendi bünyesinde fiyat artışı üretme kapasitesini koruduğunu, yani enflasyonun artık salt ithal bir şok olmaktan çıkıp yerleşik bir davranış kalıbına dönüştüğünü kanıtlar nitelikte. Bu tablo yalnızca parasal sıkılaşmayla çözülemeyecek yapısal bir sorunun varlığını adeta avazı çıktığı kadar bağırıp yanlış yolda olduğumuzu ilan ediyor.

Evet, piyasa katılımcılarının 2026 sonu TÜFE beklentisi %24-25 bandında seyrediyor ve Merkez Bankası'nın başlangıçta koyduğu %16'lık hedefin bu kadar erken ve bu kadar dramatik biçimde devre dışı kalması programın güvenilirlik zırhını artık kalıcı olarak çatlattı. Bugün itibariyle söz konusu zırhın arkasında saklanan yapısal kırılganlıkların tamamı artık açıkça görülebiliyor. 34 aydır süren ve enflasyonu bin bir türlü itelemeyle ancak bugünkü haline, dünyanın sayılı yüksek enflasyonları liginde ülkemizi anca bir iki basamak aşağı indirebilen cari program üç büyük varsayım üzerine kurulmuştu ve günümüz itibariyle bu varsayımların üçü de aynı anda ve tam olarak çökmüş durumda. Enerji fiyatlarının sakin kalacağı, küresel konjonktürün elverişli seyrini koruyacağı ve bölgesel istikrarın süreceği varsayımları 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik başlattığı savaşla birlikte bir anda tarihin çöp sepetine yubarlandı.

Çatışmalar kısa sürede genişleyerek enerji altyapılarını, petrol terminallerini ve uluslararası deniz ticaret yollarını hedef aldı. Hürmüz Boğazı'nın günlük 21 milyon varil petrol ve 306 milyon metreküp LNG taşıdığı ve Türkiye'nin bu koridora olan bağımlılığının ne denli derin olduğu düşünüldüğünde petrolde %92 ve doğalgazda %99 dışa bağımlı bir ekonominin böyle tarihsel bir şoka cari programla ne denli savunmasız kaldığını iyice anlamamız lazım. Trump’un çılgınlıkları sonrası bir de İran’ın tehdit ettiği üzere Babül Mendeb kapanır ve Kızıldeniz hattı da işlemez hale gelirse petrol fiyatlarının nerelere ulaşabileceğini haftalardır tüm yazılarımda anlatmaya gayret ediyorum. Her 10 dolarlık petrol artışının cari açığa 7 milyar dolar yük bindirdiği bir ortamda Türkiye ekonomisinde domino taşları son derece hızlı düşecektir.

Bu seviyelerde, yani petrol 100 doların üzerinde seyrederse Türkiye'nin cari açığı 55-60 milyar dolara yönelebilir ve cari açığın GSYİH'ya oranı %4 bandını aşabilir. Bu rakam, OVP'de öngörülen %1,3'lük hedefin tam üç katına karşılık geliyor ve bu mesafeyi kapatmanın sıradan bir politika düzenlemesiyle mümkün olmadığını, bütünüyle yeni bir yaklaşımın zorunlu olduğunu açıkça gösteriyor. Eriyen 50 milyar dolardan fazla rezerv, satılmak yada swapa konu olmak zorunda kalan altınlar bu kırılganlığın artık teorik bir tartışma olmaktan çıkıp elle tutulur bir finansal baskıya dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Asıl mesele zaten Nisan ve Mayıs'ta ortaya çıkacak olan gecikmeli maliyet geçişkenliğinin netleşmesiyle anlaşılacak. Şu an yaşananların henüz bir ön şok olduğu gerçek dalgaların önümüzdeki aylarda kıyıya vuracağı unutulmamalı.

Savaş yarın bitse bile enerji fiyatları bir önceki seviyelerine kolayca geri dönmeyecek çünkü tedarik zincirlerindeki kırılmalar, deniz sigortası primlerindeki kalıcı yükselme, lojistik güzergahlardaki yeniden yapılanma ve küresel enerji yatırımcılarının risk algısındaki köklü değişim fiyatları yapısal olarak yukarıda tutacak mekanizmaları çoktan devreye sokmuş durumda. Bu mekanizmalar üzerinde ne Ankara'nın ne de başka herhangi bir başkentin tek başına belirleyici bir etkisi bulunmuyor. Yani herkes kaderine razı olacak durumda.

Peki, 22 Nisan yaklaşırken bu cendereden faiz artışına başvurmadan nasıl çıkılabilir, diye düşünelim. Gerçi faizler haftalık repodan gecelik borçlanmaya dönüştürülüp 300 baz puanlık artış zaten fiilen gerçekleşti. Tamamen psikolojiye oynuyoruz ama yine de doğru bir adım olduğundan çok deşmeyelim ve sorumuza cevap arayalım. Evet, faiz artışı olmadan bu kıskaçtan çıkılabilir. Ama bunun için gerekli olan şey alışılagelen politika takviyelerinin çok ötesinde, gerçek anlamda bir acil durum refleksiyle hareket etmeyi gerektiriyor.

Birinci ve en acil adım enerji maliyetinin sanayi ve hane halkı üzerindeki doğrudan baskısını devlet tamponu aracılığıyla hafifletmek olmalı ki bütçe açığının GSYİH'ya oranının %3'ün altında seyretmesi bu manevra alanını hala açık tutuyor. Bu alanın şimdi kullanılmaması ilerleyen aylarda çok daha ağır bir fatura anlamına gelecek. Acele edilmeli.

İkinci adım olarak elektrik üretiminde %50'ye yaklaşan yenilenebilir enerji payını kısa vadede %65-70 bandına taşıyacak bir hızlandırılmış yatırım programı hem döviz tasarrufunu hem enflasyon baskısını aynı anda hafifletecek yapısal bir çözüm sunuyor ve bu hedefe ulaşmak için gerekli altyapının büyük bölümü zaten mevcut.

Üçüncüsü, Körfez ve İran'a yönelik yaklaşık 16,9 milyar dolarlık ihracat hacminin savaş nedeniyle sekteye uğraması ihracat çeşitlendirmesini artık bir tercih değil zorunluluk haline getiriyor ve AB'nin Sanayi Hızlandırma Yasası'na Gümrük Birliği üzerinden dahil edilen Türkiye'nin bu pencereyi bekletmeden değerlendirmesi gerekiyor.

Dördüncüsü, Körfez bölgesindeki savaş orada onlarca yıldır birikmiş muazzam miktarda servetin güvenli liman arayışına girmesine yol açtı ve bu servetin hangi coğrafyalara sığınacağı sorusu Türkiye için hem sıcak para hem doğrudan yabancı yatırım açısından son derece stratejik bir anlam taşıyor.

Körfez'in en büyük varlık fonlarının, aile ofislerinin ve yüksek net değerli bireylerinin yönettiği varlıkların bir bölümünü Türkiye'ye çekebilmek için önce hukuki güvence çerçevesinin kalıcı biçimde pekiştirilmesi, ardından bu yatırımcılar için özel ekonomik bölge avantajları, vergi teşvikleri ve ikili yatırım güvencelerinin hızla hayata geçirilmesi gerekiyor çünkü bu paralar son derece hassas ve herhangi bir belirsizlik sinyaline karşı son derece hızlı tepki veren bir yapıya sahip.

Türkiye'nin yüksek reel faiz sunma zorunluluğu olmaksızın bu sermayeyi çekebilmesinin yolu borsa derinliğini artırmaktan, döviz cinsinden alternatif yatırım araçlarının çeşitliliğini genişletmekten ve özellikle Körfez yatırımcılarının yakından tanıdığı sukuk gibi İslami finans enstrümanlarının Türk sermaye piyasasındaki ağırlığını hızla büyütmekten geçiyor.

Doğrudan yatırım cephesinde ise Körfez sermayesinin geleneksel olarak ilgi duyduğu alanlara, yani gayrimenkule, lojistiğe, gıda ve tarıma ve enerji altyapısına odaklanmış, bürokrasiyi devre dışı bırakan hızlı onay mekanizmaları ve güçlü devlet garantileri içeren bir yatırım paketi tasarlanması, bu paranın Dubai ya da Singapur'a gitmek yerine İstanbul ve Ankara'ya yönelmesinin temel koşulunu oluşturuyor.

Unutmamak gerekiyor ki bu sermaye bölgede savaş sürdükçe güvenli liman arayacak ve Türkiye coğrafi yakınlığı köklü ticaret ilişkileri ve görece istikrarlı siyasi konumuyla bu yarışta rakiplerinin önünde bir adım önde olacak. Yine de bu avantajın kendiliğinden sonuç üretmesi beklenemez. Aktif ve kararlı bir politika çerçevesi olmadan fırsatlar başkalarının eline geçiyor.

Faiz artışı olmaksızın enflasyonla mücadelenin bir diğer kritik ayağı, kur çıpası yaklaşımı yerine üretim çıpasına geçişi gerektiriyor. Bu geçiş iç talebi kredi kısıtlamalarıyla ölçülü soğuturken reel ücret ve emekli gelirini koruyacak mekanizmaların eş zamanlı devreye alınmasını zorunlu kılıyor çünkü talebi daraltıp alım gücünü de ezmek ekonomide hem durgunluk hem enflasyonun birlikte yaşandığı stagflasyon tuzağına düşmenin en kestirme yolu.

Savaşın uzaması ihtimalinde ise Türkiye'nin tarafsız konumunun enerji transit müzakerelerinde, arabuluculuk süreçlerinde ve bölgesel lojistik güzergahların yeniden şekillenmesinde somut ekonomik kazanımlara dönüştürülmesi, başka ülkelerin sahip olmadığı jeopolitik bir avantajı verimli kullanmak anlamına geliyor. Bu avantajın ekonomi politikasıyla ne kadar entegre biçimde yönetilebildiği önümüzdeki yılların en belirleyici sorusu olmaya aday.

Hasılı, tüm dünya ekonomi tarafında yeni şartlara uyum için hazırlıklar, acil durum planları, paketler hazırlarken halen daha birkaç makro ihtiyati tedbirden başka adım atmamamız kafa karıştırıcı. Savaşın süresi uzarsa bu derya bu gemiyle geçilmez.

Neden bu kadar zaman kaybedildiğini anlamakla beraber, bir an önce harekete geçilmesi gerektiği ve bundan önceki 33 ayda (ki bu bir dezenflasyon programı için rekor bir süre olduğu gibi an itibariyle ulaştığımız %30’lar pek kabul edilebilir oranlar değil) uygulanan programın kesinlikle bu dönemin risk ve ihtiyaçlarına cevap vermeyeceği hususlarını tekrar tekrar ifade etmek bir ekonomi gazetecisi olarak görevimiz olduğundan bıkmadan ve küsmeden uyarmaya devam ediyoruz.

Yakından takip etmeye devam…