Ankara'nın, her gün biraz daha boğulan, daralan, daraltan trafiğinde seyir halindeyken ara sokaklardan birine girişimle eski bir caminin minaresine kilitleniyor bakışlarım. Eski bir cami… O sabahı diğer sabahlardan ve o günü diğer zamanlardan farklı kılmak için oraya bırakılmış gibi geliyor kalbime bir an… Büyükbabama gittiğimiz bir iftar akşamı kıpır kıpır atan kalbimin, çocuk gözlerimi bıraktığı bir cami minaresini hatırlatıyor bana. O camiyi gördükten hemen birkaç dakika sonra bahçesinde üzüm asması olan huzurlu haneye kavuşacak olmayı bilmenin sinemde el çırpan muştusu… Tatlı bir sızı bağdaş kurup oturuyor içime. Eve gelip çalışan bulaşık makinesinin sesi eşliğinde, çamaşırları çamaşır makinesine yerleştirip arkama yaslandıktan sonra da artarak devam ediyor ruhumu etkisi altına alan bu hal. Kısa bir zaman önce ebedî mekanına uğurladığımız anneannem geliyor gözlerimin önüne, semaver başında büyükbabamın camiden çıkışını bekleyişiyle… Yüzlerinde bin telaş, omuzlarında sanki bir asrın yükünü taşıyor olmanın yorgunluğuyla dışarıda bıraktığım o insanlardan sonra yorgunluk nedir bilmeyen çehreler birer birer vuruyor gönlümün tellerine.
…ve ben bugün, kalemime kalbini açan Milat Gazetesi'ndeki yazı hayatıma, kaybettiğimiz en büyük değerlerden biriyle, "Huzur" konusu ile başlamak, Milat okurları için de o sabahın hatırasını sayfaya düşürmek istedim.
Aslında değil sayfalara; defterlere, kitaplara… kütüphanelere bile sığmayacak olan bu mevzu, benim nazarımda en büyük ama saklı yarası halini aldı insanlığın. Sabahın sessizliğinde tarlaların, çeşme başlarının, çamaşır kazanlarının, ekmek ocaklarının beklediği, akşamın tenhasında yer sofraları etrafında bağdaş kurup sohbete doyan ve çokta uzak olmayan zamanlarda yaşayan o insanları bizden huzurlu kılan neydi; düşünür oldum çokça… Genellikle rahat ve temiz alanlarda mesleklerini icra eden ve her gün biraz daha rahatla buluşan beylerimiz… Her türlü imkan ve konforu hayatları içerisine hapseden hanımlarımız, azlıkta bile yokluğun her çeşidinden uzak tutmaya çalıştığımız çocuklarımız; rahmet kadar zahmette de şükreden insanların gülen yüzlerini nerede bıraktı? Ne oldu da bize ki hayatlarında buhran izi taşıyan, hep hayıflanan, hep şikayet eden, hep ağrıyan-ağrıtan insanlar halini aldık? Ne zaman ki teknolojinin sunduğu imkanları "daha çok hizmet" şuuru içerisinde kullanmaktan vazgeçip evlerimizin içinde birbirimize, dışarıda da başka diyarlarda açlık çeken insanlara yabancı kaldık, o zaman kaybettik maneviyat ikliminde nefes almayı.
Dilimizdeki şarkı hep zamana yetemediğimizi söylüyor, zamanın bereketsizliğini anlatıyor şikayeti şiar edinen sözlerimiz. Acaba zaman mı bize yetmiyor, biz mi zamanı daralan yürek koridorlarımıza yetiremez olduk?
Eksik kalan tarafımız huzur… Onu nerede, hangi zamanlarda kaybettik bilinmez ama bulmak için aradığımız yerler doğru adresler değil..