Bugün de yine Avrupa'nın farklı bir şehrinde, Osmanlı'nın geriye bıraktığı miraslardan bir şehir olan Budapeşte'de, Gül Baba'nın şehrinde Avrupa Birliği Helal Gıda Standardları çalışmamıza devem ediyoruz.
Dün yoğun geçen tartışmalı gündemimizde öğrendiğimiz en önemli prensip, inançlarımızı ve düşüncelerimizi ancak birlikte hareket etmekle yaşanılır kılabileceğimiz gerçeğiydi.
Türkiye'den katılan sekreterya ekimiz, Betül Hıdıroğlu, Hicran Göksel Karahan, Abdurrahman Uz ve TSE Genel Sekreter Yardımcımız Doğan Yazar beyin özverili çalışmaları ile İspanya'da başlayan tartışmalı süreç diplomatik prensipler uygulanarak belirli bir noktaya gelmesi başarıldı.
Kahve arası verdiğimiz toplantımızın kritik geçen anını, Avrupa Birliği Ülkeleri'nin Helal Gıdayı temsil eden Müslüman temsilcileri ile yaptığımız beşon dakikalık kulis faaliyetinin ne derece önemli olabileceğini de dün müşahade etmiş olduk. Birlikten kuvvet doğar elbette, lakin bu birliktelik stratejik bir kafa ile yönlendirilmez ise birliğin güce dönüşme imkanı olmuyor.
Tek başına insan ne kadar haklı olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar söz sahibi olursa olsun hiçbir etkisinin olmayacağını da keşfetmiş oldu.
Avrupa Birliği kanunlar çerçevesinde hareket eden bir birlik olduğuna göre, hak ve hürriyetler de aynı prensiplerle elde edilebilir ve başarı da bu yöntemle sağlanabilir.
Bir başka konu da İslam Ülkeleri'nin durumu ile Avrupa Birliği ülkeleri içinde yaşamakta olan Müslümanlar'ın durumunun ve şartlarının aynı olduğu yanılgısına düşmemek gerekir.
İslam ülkelerinde elde edilebilecek doğal haklar kimi zaman Avrupa Birliği ülkeleri içinde elde edilebilecek doğal haklardan daha zor olabilir. Bunun nedeni de Avrupa'da kanunlar ve kurallar çerçevesinde birlikte hareket edilerek mücadelenin verilebileceğidir.
Avrupa Birliği Helal Gıda Standardlarını kendi değerlerimizden taviz vermeden çıkarmak için müdadele veriyor olsak da bir Avrupalı gayri-müslim için bu sadece basit bir şekilde ekonomiden payını alma mücadelesi olarak görülür. Oysa bize göre maddi kazançtan önce manevi değerlerimizin yaşatılmasıdır aslolan.
Batılı ekonomiden daha fazla pay alabilmek, kendi değerlerini empoze edebilmek için her yolu deneyecektir. Zaten bizim onları memnun etme imkanımız da yoktur. Bu Allah'ın bize önceden haber verdiği bir gerçektir. Yani biz kendi değerlerimizden vazgeçmediğimiz takdirde onlar bizden hiçbir zaman memnun olmayacaklardır.
Bu bir hakikat olduğuna göre, sonuna kadar kendi değerlerimizin hakim kılındığı standardları çıkarmak için hertürlü mücadele yöntemini kafakafaya verip yapmakla yükümlüyüz. Her ortamın kendine göre şartları ve imkanları farklı olabilir. Ona göre duruş belirlenmelidir.
Her ortamda olduğu gibi bu Standard çıkarma çalışmasında da bütün İslam Ülkeleri ve Avrupa'daki Müslüman temsilciler Türkiye'den birşeyler bekliyor. Türkiye'nin ağabeyliğine tamamen inanılmış, umut kapımız sizsiniz deniliyor.
Dünya'ya damgasını vuran G20 zirvesi ve Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleşen büyük oluşumların yanında, Paris saldırısı ile sarsıldı dünya. Bakalım yine hangi cadı avlarına çıkılacak.
Belki de bu boomerang gibi, gizliden gizliye yapılan teröre destek faaliyetlerinin kendilerine gönmeye başlaması da olabilir. Terör eken elbette terörden başka bir şey biçemez. Terörün hertürlüsünü lanetliyoruz. Bize göre masum bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir.
Her ne kadar toplantımız Helal Gıda olsa da dünya gündemini katılımcılar arasında kahve aralarından konuşmaktan da geri kalmıyorduk. Çünkü bütün dünyanın gözü hala Türkiye'nin üzerinde.
Gül Baba tekkesi maalesef Osmanlı'dan geriye kalan tek canlı eser. Bizi gezdiren Macar İslam Cemiyeti başkanı Zoltan Bolek'in arkadaşı Ahmet'in ifadesine göre daha önce 40 tane cami varmış burada ve hepsini yok etmişler. Tuna Nehri, Osman Paşa'dan sonra ne zulümlere şahit olduğu için inatla akmamaya yeminli gibi hüzünlü duruyordu.
Kimbilir belki de Tuna'nın hüznünün giderilmesi buraların yeniden İslamlaşması ile mümkün olabilir. Şöyle Gül Baba'ya eşlik edecek bir de Cami yapılabilse ne güzel olurdu.