Dünya siyasetinde son günlerde sert rüzgârlar esmekte hatta bu rüzgârlar büyük bir fırtınaya dönüşmek üzere.
Venezuela, İran şimdi de Grönland.
Haritalarda beyaz ve güzel bir buz kütlesi gibi görünen ve yıllardır gündemin arka sıralarında yer alan Grönland, son dönemde yeniden Trump’ın iştahını kabartıyor. Peki neden?
ABD’nin Grönland’a olan ilgisi, çoğu zaman “satın alma söylemleri” üzerinden gündeme gelmekte idi. Oysa mesele, bir emlak pazarlığından çok daha derin. Bu ilgi, küresel düzenin değiştiği, kuralların esnediği ve güç siyasetinin yeniden tırmandığı bir dönemin doğal sonucu.
Grönland birkaç nedenden dolayı Trump’ın gündeminde: Birinci faktör, Grönland, Kuzey Amerika ile Avrupa arasında stratejik bir eşik. Özellikle Kuzey Kutbu’na açılan kapı olması, onu askeri ve lojistik açıdan vazgeçilmez kılıyor.
Soğuk Savaş yıllarında radar sistemleri ve erken uyarı hatlarıyla önem kazanan ada, bugün de aynı işlevi çok daha gelişmiş teknolojilerle sürdürüyor.
İkinci ve belki de en kritik başlık, kaynaklar. Grönland buzlarının altında petrol, doğal gaz ve özellikle nadir toprak elementleri bulunuyor. Bu elementler, savunma sanayiinden uzay teknolojilerine, yenilenebilir enerjiden ileri elektronik sistemlere kadar modern dünyanın temel yapı taşları. Küresel tedarik zincirlerinde bu kadar stratejik bir öneme sahip olan kaynakların kontrolü, artık sadece ekonomik değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesi olarak görülüyor.
Burada üçüncü bir faktör devreye giriyor: Güç rekabeti. Çin’in son yıllarda Arktik bölgesine yönelik artan ilgisi, Rusya’nın kuzey hattında askeri ve deniz gücünü tahkim etmesi, Washington’da alarm zillerinin çalmasına neden oluyor. Grönland bu tabloda sadece bir ada olmaktan çıkıp; Çin’in yükselişine ve Rusya’nın askeri yayılımına karşı bir denge noktası olarak görülüyor.
Ancak bütün bu stratejik hesapları yapan devletlerin unuttuğu bir gerçek var: Grönland bir satranç tahtası olmadığı, orada yaşayan bir toplumun olduğu. Ada halkı ve Danimarka yönetimi, bu tür taleplere net bir dille karşı çıkıyor. “Satılık değiliz” söylemi, yalnızca siyasi bir tepki değil; aynı zamanda egemenlik, kimlik ve kendi kaderini tayin hakkının açık bir ifadesi.
Bu noktada mesele, sadece ABD’nin ne istediği değil; dünyanın nereye evrildiği sorusuna dönüşüyor. Uluslararası hukuk mu belirleyici olacak, yoksa güç dengeleri mi? Devletlerarası ilişkiler kurallar üzerinden mi yürüyecek, yoksa çıkarlar yeniden çıplak biçimde sahneye mi çıkacak? Şu anki durum tamamen kuralların ve hukukun hiçe sayıldığı bir dönem.
Bu noktada Avrupa Birliği’nin tutumu da dikkat çekicidir. Grönland her ne kadar AB üyesi olmasa da Danimarka üzerinden Avrupa ile doğrudan bağlantılıdır. Brüksel, Arktik bölgesini uzun süredir “stratejik ilgi alanı” olarak tanımlamakta; iklim değişikliği, enerji güvenliği ve kritik madenler bağlamında bölgeyi yakından izlemektedir. Avrupa, ABD’nin tek taraflı hamlelerinden rahatsız olmakla birlikte, içinde bulunduğu durum nedeniyle çok güçlü bir tepki verememektedir.
Grönland, NATO’nun kuzey savunma hattının ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmektedir. Özellikle Rusya’nın Arktik’te askeri varlığını artırması ve Çin’in “Arktik’e yakın ülke” söylemiyle bölgeye ekonomik ve bilimsel yatırımlar yapması, NATO’nun reflekslerini sertleştirmiştir. Bu nedenle ittifak, Grönland’ı sadece bir ada değil, Atlantik güvenliğinin sigortası olarak görmektedir. Bu konuda NATO’nun ABD’den bağımsız hareket edemeyeceği gerçeğini de göz ardı etmemek gerekiyor.
Venezuela, İran ve Grönland tartışmaları bize şunu gösteriyor: Dünya, sessiz ama derin bir kırılmanın içinde. Haritalar artık silahlarla değişmese bile, anlamları değişiyor. Yarın başka bir ülkeye sıranın gelmeyeceği artık belli değil.
Çünkü bugünden sonra mesele ada değil; mesele, kuralsızlaşan bir dünyada gücün yeniden nasıl konumlanacağı olacak.