'Çay mı, kahve mi? Evet lütfen!'

0

SlavojŽižek, sinemacı Marx Kardeşlerin ünlü bir şakasında Groucho'nun standart "Çay mı, kahve mi?" sorusunu "Evet Lütfen!" şeklinde cevaplandırmasını, bize dayatılan sahte seçimlere ilişkin takınmamız gereken esaslı bir reddiye olarak örneklendirir. Açıkçası uzun zamandır bizim de bu tarz bir protest tavra muhtaçlığımız ortada. Gerilim ve kutuplaşma teyakkuz halini tetiklemekte ve ülkenin kaderine ilişkin söylenecek sözü, alınacak pozisyonu, iştigal edilecek alanı gözardı etmeyi dayatan bir ortamı besliyor. Özgüven, nitelik problemi olanlar için bu ortamın bulunmaz bir nimet olduğunu söylemeye gerek yok. Zira kendi açıklarını, defolarını örtecek, sorumluluklarını erteleyecek bir vasat teşkil etmiş oluyor. Artık kendilerinden beklenen "çay mı, kahve mi?" tercihlerinden birisini behemehal seçip ona göre pozisyon almalarıdır. Pozisyon almalılar, stratejik bir konumlanış, özgünlüğüne halel getirmeyen bir duruş değil. Elbette zor zamanlarda, varoluşsal mücadelelerin yaşandığı dönemlerde pozisyon alışın bile hayati bir anlamı var. Lakin önceliklerini gözardı eden, sorumluluklarını askıya alan ve oluşan cephede bir nefer olarak bulunmayı muazzam bir stratejik konumlanış olarak algılayan ve bunu varoluşsal bir tarz bir hal olarak içselleştiren bir kifayetsizliğe evriliyor ki sormayın gitsin.

Yaşanan her sıcak gelişmeyle yüreği ağzına gelen ve güvenliği gölgesine sığındığı cephenin korosuna yüksek sesle katılmakla temin ettiren bu dinamik bir taraftan kendisini çürüten, diğer taraftan destek verdiği cepheyi içerden kemiren bir etki yaratıyor. Sembolleri aşındırıyor, içeriğini boşaltıyor, bizi "tam takır kuru bakır" bir retoriğin çoraklaştıran etkisine bırakıyor. Semboller, sembolleştirilen şahıslar üzerinden seyreden ilişki biçimi sevimsizleşiyor, patinaja dönüşüyor. Zira semboller sınırsız enerji depoları olmadıkları gibi olur olmaz şekilde kullanımları da büyülerini, etkilerini sıfırlıyor.

Yana yakıla şikayet ettiğimiz seviye kaybı, ülkenin topyekûn halde görev ve sorumluluğunu kenara bırakıp taraf olduğu cepheye yakıt olmayla iktifa etmeyi seçmiş olmaktan kaynaklanıyor. Suriye'den başlayıp Rusya'ya, İran'dan Avrupa'da ki patlamalara, Kürt siyasetinden "halk plajlara hücumetti, vatandaş denize giremiyor"modunda mızmızlanan defolu seçkinlerin ahvaline değin manzara-i umumiye, her yönüyle temel sorun alanımızı işaretliyor.Özellikle bu atmosfere su taşıyan bazılarının durumları çekilir cinsten değil. Kurdukları tahakkümü, kendilerinde ilahi bir lütuf olarak bulunduğunu varsaydıkları bir üstünlükle manipüle edenler tahakküm düzeneğinin çözülmesiyle yitirdikleri ayrıcalıklı pozisyonu agresifleşerek, ülkenin bugünü ve yarınına kastederek telafi edeceğini zanneden bir pratiği yaygınlaştırmanın peşindeler.

Dün Ali Aydın, pek yerinde söylemişti hepimiz domuzla güreşmeye can atar hale geldik. Ölmüşeşeğe bıçak çekmenin şehvetine kapılmış, ömrünü orada tüketmeyi marifet sanır olduk. Statükocu bir realizme can suyu taşımaktan içerde ve dışarda yaşanan sıradışı gelişmeleri abartarak mevcudun fetişleştirilmesine dolayısıyla mevcudun müstakbeli istila etmesine yol verir olduk. Geleceğin inşasını, imarını, hayatın olumsallığını ve olabilirliğini vurgulamak dolayısıyla da bulunduğu yerin hakkını gözeten, ettiği sözün namusunu koruyan bir pratikte boy vermeyi unutur olduk. Bir düzey, bir nitelik, birbirini dirilten bir ilişki biçimi ve bunu mümkün kılacak bir iklimi, dokuyu tesis etme arayışını tuhaf bir şekilde nahoş bir fantaziye indirgedik.

Bu ülke ve insanları çok daha karanlık koşullardan salimen çıkmayı başarma becerisi gösterdiler. Bugünkü imkanlarla da kuşatmalar, kumpaslar, entrikalar ve oyunlar boşa çıkartılabilir. Ancak bunu mümkün kılan ruh, bunu mümkün kılan irade, bunu mümkün kılan tarihsel-kültürel müktesebat, aidiyet bilinci, derinlik ve seviyeyakalanamazsa var kalmak zorlaşacağı gibi var kalınsa bile varlığı ve yokluğu arasındaki fark muhtemelen silikleşecek bir macera olacak.

O yüzden şeyhini uçuran müritler kendi varlığına kasteden, varlığını buharlaştıran, içeriğini boşaltan bu yıkım sürecinden bir çıkışa ihtiyacımız var. Çünkü siyasetle toplum arasında siyaset lehine tesis edilen bu hiyerarşik yarılma klasik pedagojinin tüm aşamalarında karşımıza çıkan Ranciére'nin ifadesiyle "cehalet uçurumunu"biteviye yeniden üretiyor.Kendi kaderini teslim etmiş olmanın huzuru içerisinde "gönüllü taşeronlaşmaya" yol açan durum siyasetin sıcak gündeminde tükenmeyi, savrulmayı kalıcılaştırıyor. Hiyerarşik yarılmanın doğası gereği ortaya çıkardığı "pedagojik açık"tan sürekli olarak öğretmeninin dizinin dibinde talim gören yeniyetme çocuk gibi günün ve siyasetin ihtiyacına göre cehalet uçurumları doldurulur. Doldurulan her uçurum başka alanlarda başka bir uçurumun varlığını zorunlu kılar. Zira hiyerarşik ilişki doğası gereği öğreten-öğrenen dikotomisini beslemek durumundadır. Kapatmaya dönük bir işleve dönüştüğünde varlığını imha etmesi gerekir ki buna ne öğreten razı geliyor yazık ki ne de öğrenen(!)in böyle bir talebi var.

Domuzların kimin kazandığından şikayeti olmaz. Onlara mücadeleyi kendi parkuruna çekmiş olmanın saadeti yetiyor zira mesele de zaten seni parkura razı etmeleri. Bu şartlar da tarafımızca "çay mı, kahve mi?" sorusuna verilecek bir "Evet lütfen!" gerçekten de çoğumuza iyi gelirdi.