30 Ağustos Zafer Bayramının 96. sene-i devriyesini kutluyoruz. Dile kolay! Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından olan, Kurtuluş Savaşı'nı zafere götüren ve Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını perçinleyen Büyük Taarruzun üzerinden tam 96 yıl geçmiş. Ama geriye dönüp kıyas yaptığımızda, BELLİ SAİKLERLE o dönem ki sıcaklığını koruduğu hala görebiliyoruz. Zira işgalci güçleri Anadolu'dan atmak için başlatılan taarruz, bugün Milletçe verdiğimiz mücadeleye benzemesi açısından önem arz ediyor.
Sn. Cumhurbaşkanımızın yayınladığı kutlama mesajında "Gerek 15 Temmuz gecesinde gösterilen kahramanlık, gerekse ekonomik ve siyasi bağımsızlığımıza yönelik saldırılar karşısında sergilenen birlik ve beraberlik, milletimizin kendi iradesine ve istikbaline sahip çıkma kararlılığını sürdürmekte olduğunu açıkça ortaya koymaktadır" vurgusu bunun bir yansımasıdır. Yani tarih sahnesinde maruz kaldığımız tehditlerin ara ara kendini göstermesi, Milli Mücadelenin henüz noktalanmadığına işaret etmektedir. Devletimiz büyüdüğü, güçlendiği, bağımsızlaştığı ve küresel aktör olma yolunda ilerlediği sürece de, bu ulvi mücadelemiz bitmez/bitmeyecek…
Nasıl bitsin ki…!? Yüz sene evvel emperyal güçlerin yaptığı taksimatın, planladıkları Yeni Dünya Düzeninde tekrar tanzim edilmeye çalışıldığı herkesi ortak kabulü. Öyle ki gazıyla, petrolüyle, ticari potansiyeliyle, insan gücü ve stratejik konumuyla iştahlarını kabartan coğrafyamız, aynı zamanda hayalini kurdukları bir takım dini saplantıların da merkezinde bulunuyor. Aktör ülkeler, aralarında her ne kadar menfaat çatışması yaşasalar da, tüm hengamenin yanı başımızda cereyan etmesi ise bizi direkt yahut endirekt ilgilendiriyor. En basiti Suriye denkleminde PKK/PYD'ye rol biçmelerini başka türlü açıklamak mümkün değil. Nitekim söz konusu taraflardan terör örgütüne defakto bir yapı kurdurmak isteyen de var, Esed rejimi içerisine konuşlandırmayı arzulayan da.
***
Fakat kim hangi düşüncede olursa olsun, Devletimizin Suriye'de SAHAYA İNMESİ VE USTACA UYGULADIĞI DENGE DİPLOMASİSİ SAYESİNDE, Milli çıkarlarımızı hep koruduğumuz da bir gerçek. Böylelikle Milli güvenliğini sağlayan Türkiye'nin; savunma sanayiinden teknolojik atılımlara, enerji yatırımlarından ekonomik kalkınmaya varıncaya dek, parmak ısırtacak bir ivme yakaladığı yadsınamaz.
Tabi bu durumun, fincancı katırlarının farklı tutumlar sergilemesini beraberinde getirdiği de malum. Mesela ABD ve temsil ettiği kanadın son Papaz bahanesiyle ekonomimize yeltenmesi, ancak "söz dinletmeye dönük" bir zorbalıkla izah edilebilir. Keza şimdilerde "S-400 füzelerinden vazgeçilmesi…" şeklinde cümleler kurmaları, her şeyin bahsettiğimiz amaca binaen gerçekleştiğini ispatlıyor. Hatta geçtiğimiz hafta Mümbiç'e bir heyet göndererek SDG'yi ziyaret etmeleri de cabası.
Tam bu esnada Çin, Rusya, Almanya'nın başını çektiği AB…vs. ülkelerin, destek mesajları düştü dünya kamuoyuna hatırlarsanız. Elbette yapılan görüşmeler neticesinde, belli hususlarda sağlanan görüş birliği hepimizi umutlandırdı. Lakin Almanya'nın "müreffeh bir Türkiye görmek istediğini" belirterek sonuna "Merkez Bankasını eklemesi" ve "Türkiye ile ortak hareket edeceğiz" diyen Fransa'nın, "AB üyeliği değil de stratejik ortaklık inşa etmek lazım" noktasına evirilmesi de bir o kadar düşündürmüyor değil. Bu ve diğer ülkelerin, İdlib mevzusunda Türkiye'yi ne ölçüde memnun edecekleri ise hala soru işareti olarak duruyor.
Hülasa belli güçlerin söz sahibi olacakları yeni düzen için birbirleriyle çatışması, günümüzdeki fotoğrafın ana temasını oluşturmaktadır. Hal böyleyken "devletlerin sürekli dost ve düşmanları yoktur, çıkarları vardır" perspektifinde olaya yaklaşmamız elzemdir. Dışişleri Bakanımızın "Rusya ile ilişkilerimiz AB ile ilişkilere ya da ABD'ye alternatif değil. Türkiye'nin dış politikası denge gözetmektedir" sözleri zaten bu demektir. Kaldı ki dengeleri gözetmek ve aralarındaki ihtilafları değerlendirmek, bugünkü konjonktür gereği en akılcı yol gibi duruyor. İzleyelim bakalım... Yakında her şey netleşir.
Vesselam…