HDP, geçtiğimiz günlerde seçim bildirgesini açıkladı. Bildirgenin tam adı "Yaşam Bildirgesi" ama içeriğine bakınca, adı keşke "Cihangir Bildirgesi" olsaydı demeden edemiyor insan. Zira bildirge tamamen Nişantaşı/Cihangir hattında izole hayat yaşayan lümpen beyaz Türklerin gözüne girmek ve onlardan takdir toplamak için kaleme alınmış.
Sözgelimi, Kürtlerin tek temsilcisi olduğunu iddia eden, daha da ötesi bu temsiliyeti Kemalizmin tektipçiliğine kadar vardıran ve bu meyanda bölgede farklı fikirlere söz hakkı tanımayan HDP'nin "ezilen uçan kuşlara" bile selam çaktığı 12 başlıklı bildirgesinde Kürt Meselesi ile ilgili kısımların kapsadığı alan, nükleer santrallerin kapsadığı alandan daha az.
Yıllarca dar bölge siyaseti yapan, etnik milliyetçilik üzerinden söylem geliştiren ve Fırat'ın Batı'sında bu şekilde tanınan bir siyasi parti için bu de facto açılım "iyi bir şey" olarak nitelendirilebilir.
Hatta denilebilir ki, HDP Türkiyelileşiyor, dar bölge siyasetinden ve etnik milliyetçilikten uzaklaşıyor.
Ne var ki, "HDP'nin Türkiyelileştiği ve dar bölge siyasetinden uzaklaştığı" iddiası gerçek değil.
Eğer bu değişim(?) tam olarak tanımlanacaksa bunun adı "HDP Cihangirlileşiyor"dur.
HDP'nin seçim bildirgesi, eğer 50 yıl önce yazılıp Moskova'nın Kızıl Meydan'ında veya Havana'nın Devrim Meydanı'nda okunsaydı belki ayakta alkışlanırdı. Ama eminim, 2015'te yazılıp Beşiktaş Atilla İlhan Sahnesi'nde okunan bu bildirgeyi Castro, Stalin veya Mao dinleseydi, muhtemelen "çok demode olduğu gerekçesiyle" bildirgenin yarısında salonu terk edip giderlerdi.
Oysa cari olarak Türkiye siyasi arenasındaki muhalefet boşuluğu, HDP'ye olabildiğince geniş bir alan açıyor. HDP ise bu alanı ve fırsatı, dar bir bölgeden çıkıp yine totolojik bir hatayla dar bir bölgeye hapsolarak heba ediyor.
Geçmişte nasıl sadece Kürtler üzerinden politika yaparak kendisini hapsediyorsa, bugün de yine sadece Cihangir üzerinden politika yaparak kendisini "siyasal hapishane"ye koyuyor.
Oysa ortada gerçekten büyük bir boşluk var. O boşluğu CHP ve diğer muhalefet partileri dolduramıyor. Eğer dolduruyor olsalardı, seçmenler Gezi benzeri yerlerde kendilerini sokağa atmazlardı. Bu kadar aşırı "enerji birikmesi/patlaması" olmazdı. Bu patlama, iktidarın pratiklerine karşı gelişen bir öfkenin sonucu olarak gösterilse de, asıl itibariyle sebep, oy verdiği halde siyasette temsil edilemeyen ve dolaysıyla tatmin olamayan bir kitlenin varlığını görmezden gelen muhalefet partileridir.
Tarihsel ırmağın ve konjonktürün bu kadar açık sunduğu bir fırsatı elinin tersiyle itmek veya görmezden gelmek "siyasi becerisizlik"ten başka bir şey değil.
Günün sonunda HDP'nin geldiği nokta Cihangir'in renkli şemsiyeli sokaklarında Cengiz Çandar'ın CEO'luğu altında politika yapmak, Aslı Aydıntaşbaş'ın bir çift alkışına talip olmak.
Ne Türkiye halkı ve ne de Kürtler bu çarpık ve anlamsız "değişimi" hak ediyor.
Türkiye halkı hak etmiyor. Çünkü Türkiye halkının ana gövdesi "beyaz Türkler"den oluşmuyor.
Kürtler hak etmiyor. Çünkü yıllarca Kürtleri temsil ettiğini söyleyen bir partinin geldiği son nokta, Kürtlere, çocuklara kreş vaadinden bile daha az vaatte bulunmak olmamalıydı. HDP'nin "Beyaz Türk Bildirgesi"nde 8 kez "kreş" kelimesi geçiyor ama buna karşın "Kürt" kelimesi 7 kez geçiyor. Bildirgede "LGBT" kelimesi bile 9 kez geçiyor.
Öyle anlaşılıyor ki HDP, seçim sandıklarının sadece Nişantaşı'na kurulacağını zannediyor. Öyle ya.! LGBT'lerin oyuna talip olmak "konformist beyazlar" için ultra-demokratlık ölçüsü.
Bütün bunların yanı sıra, HDP'nin Türkiye'deki İslamcılarla ve onların sorunlarıyla ilgili tek bir kelime söylememesi, Hüda Kaya ve Altan Tan gibi isimleri sadece "vitrin" olarak kullandığını gösteriyor.
Öte yandan bildirgede 62 kez "kadınlar"dan söz eden, listelerde en çok kadın aday gösterdiği için Kürtlerin tabiriyle "elelok (hindi) gibi kabaran" HDP'nin günlerce evladının geri gelmesi için mücadele eden, gözyaşı döken anneler için tek bir kelime etmemesini de tarihe not düşmek gerekiyor.
6-8 Ekim Olayları'nın özeleştirisini yapmadan, Yasin Börü gibi çocukların yaşama hakkını savunmadan, çocuk kreşlerinden, gençlerden söz etmek, vaatlerde bulunmak, popülizmin, pragmatizmin, oportünüzmin eteklerinde mangal keyfi yapmaktan öteye bir anlam taşımıyor.
Son söz şu:
Cihangir'de Rousseau'yu, Locke'u, Hobbes'u oynayabilirsiniz. Hatta piyesini, ideolojisi batan geminin ideolojisi olan Hasan Cemal, Altan Kardeşler ve Cengiz Çandar'ın yazdığı tiyatro oyununu oynamakta alabildiğince özgürsünüz.
Ancak biz sizi Kürdistan coğrafyasında hep Stalin olarak tanıdık ve hala öylesiniz bizim için…