Pastoral bir yanımın olduğuna bahar gelince daha da çok inanırım. Yeşile boyanmış dağ bayır, çağıldayan ırmaklar, çiçeğe durmuş ağaçlar, dolup taşan parklar, kuzuların sesi, çoban köpeklerinin oradan oraya koşuşturması… sanki bir tablonun değişmez ögeleri gibi gelir bana. Vakti gelince her biri tablodaki yerini almaya başlar. Her güzellik bir yanımızı tamamlayarak mevsimdeki köşesine kurulur.
Gölgeyle pek işim olmaz. O kadar zaman güneşin özlemiyle yanıp tutuştuktan sonra güneşten köşe bucak kaçmam. Sırtım ısınacak benim. Bedenim sıcağı çekecek içine.
Küçükken bağa, bahçeye giderdik. Her yer diz boyu ot. Yatardık çimenlerin arasına. Görebilene aşk olsun. Hele de yeni kesilmişse otlar her yeri tertemiz bir koku alırdı. Uzanırdık çimenlere, üstümüzde kocaman bulutlar. Bulutlardan yeni yeni yüzler çıkarırdık. Çimenleri yatak yapıp uyurduk çocuksu bir uykuyla.
Tek tek elimizden kayıp gidiyor ya içimizde yer etmiş ne kadar güzellik varsa, çimenlerin de eski yumuşaklığı kalmadı. Belki yumuşak da çimenler, biz korkuyoruz onlara yanaşmaktan. Bir çimenin yanından geçerken uzaktan bakmayı tercih ediyoruz. Şöyle keyifle uzanıp da nefeslenme arzusu içimizde öylece kalıyor.
Bunun sebebi malum kene vakalarının sezonu açması. Havalar ısınıp da kışın acısını çıkarmak isteyen herkesin içinde bir korku, dağ gibi duruyor. Eğlenmek, hava almak amacıyla kendini doğanın kucağına bırakanların içindeki sonu ölüm olan korku, ağız tadıyla nefes bile almayı engeller bir hal aldı. Bırakın çimenlere uzanmayı, yeşillik alanlardan uzakta kalarak betonların ortasında kendini mutlu hissettirmeye çalışan kış yorgunu bedenlere rastlıyoruz. Betonun soğukluğu yayıldıkça vücuda, yeşiller biraz daha düştükçe uzağa baharın ancak soyut bir gülümsemesi takılıyor dudaklara.
Artık rahat nefes almak çok zor. Her yıl ortaya atılan yeni felaket haberleri, hayatımızın tadını tuzunu kaçırdı. Deli dana, kuş gribi, kene derken şimdi de hanta çıktı. Kim üretirse üretsin komplo teorilerine inanırım. Hele de akla yatkın olanına. Bu kadar felaketin ardı ardına bize musallat olmasını bozulan denge, ilaçlama, küresel ısınma ile açıklamaya çalışanlara ancak gülüp geliyorum ben.
Hepsi zincirin bir halkası gibi. Kuş gribi çıktı, köylerde bir tek canlı kümes hayvanı bırakmadan canlı canlı telef ettiler hayvanları. Aradan çok uzun zaman geçmedi ki kene vakaları görülmeye başlandı. Çünkü kenenin en büyük düşmanı kümes hayvanları idi. Onlar ortadan kaldırılınca meydan kenelere kaldı. Onların asli görevi yapışmaktı, onlar da görevlerini aksatmadan yerine getiriyorlar zaten.
Çiçeklere, ırmaklara, yeşilliğe hasret çocuklarımız olacak. Belki görecekler yeşilliği ama korkudan yaklaşamayacaklar. Şimdiki durum bu. Pikniğe giden insanlara bakınca; "Acaba bu bir savaş hazırlığı mı?" demeden geçemiyor insan. Çorap içine alınmış paçalar, vücudun her yerine sıkılan ilaçlar, sıcağa aldırmadan giyilen uzun kollu yakıcı elbiseler; rahatlamak, haftanın yorgunluğundan kurtulmak için kendini doğaya bırakanların en rahatlamış halleri. Ötesi daha vahim. Kenelerden korkarak ağız tadıyla çimenlere uzanamadan, banklarda, oturaklarda, gözler pür dikkat gelebilecek bir kene saldırısını bekleyerek piknik yapmanın tadını çıkaran insanlar.
Felaket senaryoları hiç eksik olmuyor. Şehir efsanelerinin her gün yenisi dayanıyor kapımıza. Doğa dediğimizin eşsiz manzara ellerimizin arasından kayıp gidiyor. Bir tablo kalıyor geriye. İzlediğimiz, iç geçirdiğimiz, "hey hat" dediğimiz sonsuz bir yeşillik.
Kim ne derse desin biyolojik bir kuşatma altındayız. Çimenlere uzanamadan, ayağı toprakla buluşamadan büyüyor çocuklarımız. Çocuklarımızı koruyalım derken onları bir kafese hapsettiğimizi fark edemiyoruz. Sait Faik Son Kuşlar hikayesinin sonunda diyor ya; "Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak."