Çok Acilen Kardeş Olabilir miyiz?

Selamünaleyküm ey alem-i İslam...

Örümcek ağı; her ne kadar zayıf ve ehemmiyetsiz görünse de, Allah'a tevekkül eden Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ve sadık dostu Hz. Ebubekir (r.a.) için mağara kapısında çelikten bir zırh, bir muhafız olmuştur; öyle ki müşriklerin gözlerine perde çekmiştir. Ne hazindir ki; aynı örümcek ağı, biz Müslümanların zaafları ve ihtirasları yüzünden bugün yine çelikten bir zırh olup karşımıza dikiliyor; uhuvvetin ve İttihad-ı İslam’ın aramıza girmesine engel oluyor. Oysa şimdi en büyük, en acil ihtiyacımız budur!

Kendi aramızdaki birlik için, İslam Birliği için gelin yana yakıla dua edelim. Çok acilen kardeş olmamız gerekiyor; zira etrafımız ateşten bir çember... Medeniyet görünümlü canavarlar, Müslümanlara adeta hayat hakkı tanımıyor. Duaya ve gayrete hiç olmadığı kadar muhtacız.

Her gün dua ettiğimiz halde sorsalar derim ki: "Ömrümde sadece birkaç kez hakkıyla dua ettim." Çünkü o anlarda vücudumun bütün zerreleri sanki "âmin" dediler ve öyle bir ürpermiştim ki... Şimdi bizim işte tam da böyle bir duaya ihtiyacımız var. Efendimiz (s.a.v.) zamanında sahabenin en "düşük frekanslı" duası bile, bizim bugün yana yakıla yaptığımız dualardan daha kuvvetliydi. Çünkü onların duası meyve veriyordu; onlar hakiki kardeş oluyorlardı. Hem de ne kardeşlik! O kavi uhuvvet ve tam teslimiyet, onları zaferlere ulaştırdı elbet...

İnsan bir yakınına, sevdiğine yana yakıla ihtiyaç duyulan organı arar; o an bulunmayan kanı arar; izini kaybettiği canını, cananını arar. Kalbi yerinden sökülmüş gibi ya da kaybettiği çocuğunu arar aklını oynatmış gibi... Ya da dünyaya çivi çakmışçasına sadece zevkleri için yaşayan birinin; takımına uygun kravat, fular veya ayakkabı peşine etleri diken diken olurcasına düşmesi gibi... Peki, biz İttihad-ı İslam’ı aynı şiddetle isteyebildik mi?

İttihad-ı İslam’ı isterken, yana yakıla dua ederken; bırakın etlerimizi, ruhumuzun kendine has kılıfı bile diken diken olmalı. İftar saatinde yollarda kalan birinin sofraya kavuşmak için gösterdiği o heyecanı ve enerjiyi, biz maalesef İttihad-ı İslam için gösteremedik. Evlatlarımıza yuva kurarken gösterdiğimiz o seçici hassasiyeti; ittihadın gerçekleşmesi için ortaya koyamadık. Bir tatil için ne kriterler koyar, ne planlar yaparız; ama kuvvet ve ihlas için bir sakıza (ciklete) gösterdiğimiz ilgiyi maalesef davamıza göstermiyoruz.

Hatırlıyorum ve yanıyorum... Seksenli yıllarda Bahçelievler’deki dershanede ağabeylerimiz, Üstadımızın talebeleri bir arada oldukları zaman onlara hizmet ederken dikkatimi hep çekerdi: Nasıl da birbirlerine ışıldayan gözlerle, muhabbet ve hürmetle bakarlardı! Emin olun, onların birbirine olan o kalbi hürmetini biz bugün tam olarak beceremiyoruz. Ve onların dilinde hep birlik, beraberlik ve İttihad-ı İslam vardı.

Aslında İttihad hakkında Üstadım Bediüzzaman’ın eski risalelerde çok muhteşem beyanları var. Mesela der ki:

“Elhasıl: Sultan Selim'e biat etmişim. Onun İttihad-ı İslâm'daki fikrini kabul ettim. Zira o vilayat-ı şarkıyeyi ikaz etti. Onlar da ona biat ettiler. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin-i Efganî, Mısır müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin, Namık Kemal ve Sultan Selim'dir.”

Yavuz Sultan Selim Han ne demişti:

“İhtilaf u tefrika endişesi / Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni. / İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz / İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni...”

Ben de zahiren buna teşebbüs ettim, iki büyük maksat için: Birincisi, o "İttihad" ismini dar sınırlardan kurtarıp umum müminlere şamil olduğunu ilan etmek. Tâ ki tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.

Ve şimdi de Cumhur İttifakı’nın âdeta bir “İttihad” ruhuyla hareket etmesini; milletimizin birliğini ve Âlem-i İslam’ın ittihadını netice verecek külli bir ittihadın ön hazırlığı nevinden görmeli ve öyle dua etmeliyiz. "Terörsüz Türkiye" hamlelerinin, nihayetinde Âlem-i İslam’ın içindeki nifak hareketlerini söndürmesine zemin hazırlamasına çalışmalıyız. Terörsüz Türkiye'nin, İttihad-ı İslam'ın sarsılmaz temeli olduğunu bilip, kalbimiz gibi korumalıyız.

Yüce Allah buyuruyor: “Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin...” (Hucurat, 10)

Efendimiz (s.a.v.) ise şöyle ferman ediyor: “Müminlerin birbirlerini sevmede, birbirlerini korumada misali; bir vücuda benzer ki, vücudun herhangi bir uzvu rahatsız olsa, diğer uzuvlar da uykusuz kalır, ateşler içinde yanarlar.” (Müslim, Birr, 66)

Üstadım ise bu zamanın reçetesini şöyle sunuyor:

"Bu zamanın en büyük farz vazifesi, İttihad-ı İslâmdır." (Divan-ı Harb-i Örfi)

İttihad-ı İslam için önce Kur'an’a ve Sünnet-i Seniyye'ye tam teslim olmamız lazım. Unutmayalım ki; "Teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni (iki dünya saadetini) iktiza eder." Gelin, "Müminler ancak kardeştirler" kutsi kelamını sözde bırakmayalım, hakikate taşıyalım; Allah rızası için "hakiki" kardeş olalım.

Bir olmamızı gerektiren o kadar çok sebep var ki! Bakınız Bediüzzaman ne diyor:

"Bu kadar vahdet ve tevhidi, muhabbet ve uhuvveti iktiza eden manevî zincirler varken; kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adavet etmek; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise ne derece bir zulüm olduğunu anlarsın!"

Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et; onun ref'ine çalış. Eğer düşmanlık etmek istersen; kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adavet et. Meşrep ve meslek özel olabilir, ama kardeşlik her daim güzel ve asıldır.

Son Söz: "Terörsüz Türkiye" hedefi ümit vericidir. Burası Âlem-i İslam'ın merkezi ve kalbidir. Buradaki tıkanıklıkların giderilmesi, pürüzlerin aşılması; bütün vücuda, yani tüm İslam coğrafyasına temiz kanın pompalanması demektir. Allah, Terörsüz Türkiye'den İttihad-ı İslam'a hayırlısıyla yelken açmayı hepimize nasip etsin.