Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa

Zor şartlar altında savaşın son yıllarında Medine’yi ve Ravza-yı Mutahharayı canı pahasına müdafaa eden Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa, 30 Ekim 1918’de Mondros Antlaşmasının imzalanmasına rağmen 70 gün boyunca teslim olmayarak unutulmaz bir destan yazmıştı. O günlerdeki durumu kısaca hatırlayalım.

Şerif Hüseyin, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla içindeki gizli emelleri gerçekleştirmek için İngilizlerle temasa geçti. Abdullah, Faysal, Ali ve Zeyd adlı dört oğluyla birlikte Haziran 1916'da Osmanlı'ya isyan eden Şerif Hüseyin, İngilizlerin desteğiyle Mekke'yi ve Cidde'yi ele geçirdi. Kısa zamanda Medine'yi de teslim alacaklarını zannediyorlardı. Fakat buraya tayin edilen Fahreddin Paşa onların hesaplarını bozdu.

İngilizlerin idaresindeki isyancı bedevileri geri püskürten Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa, onların Medine'ye yaklaşmalarına fırsat vermedi. Bu defa İngiliz casusu Lawrence gibi akıl hocalarının telkiniyle Emir Abdullah'ın adamları, Medine'ye erzak, cephane ve asker gelmemesi için Hicaz Demiryoluna saldırmaya başladılar. 1918 yılından itibaren, artık Medine'nin İstanbul'la irtibatı kesildi. Fahreddin Paşa kendi imkanlarıyla zor şartlar altında savunmayı devam ettirmeye çalıştı.

Erzak azalmış, cephane tükenmiş, askerde takat kalmamış olmasına rağmen, bu kahramanlar iman gücü ve Peygamber aşkıyla İngiliz güdümündeki asilere boyun eğmediler. Bütün bu sıkıntıların üstüne bir de çekirge afeti başlamaz mı? Fahreddin Paşa Allah'ın inayetine ve Peygamberimizin şefaatine sığınarak bu afeti nimete çevirdi. Çünkü çekirge yenmesi helal olan bir yiyecekti. Tam da açlık ve kıtlık zamanında gelen bu nimet bolluğu ilahi hikmetin bir tecellisiydi.

Askerler önceleri alışmakta zorlansalar da, sonradan çekirgenin gayet lezzetli bir yiyecek olduğunu anladılar. Fahreddin Paşa çeşitli şekilde pişirilen çekirgeleri bizzat askerleriyle birlikte yiyor, onları teşvik ediyordu. Sürüler halinde gelen, çuval çuval toplanan ve bol protein kaynağı olan bu yiyecek sayesinde askerlerimiz yeniden kuvvet kazandı. Ayrıca hurma çekirdekleri biriktirilerek öğütülüyor, unundan ekmek yapılıyordu.

İngilizler ve asiler, Fahreddin Paşa ile askerlerinin Medine'yi kolay kolay teslim etmeyeceğini artık anlamışlardı. Ama 30 Ekim'de Mondros imzalanınca yapacak bir şey kalmamıştı. Fahreddin Paşa da bütün birlikler gibi silah bırakacak ve teslim olacaktı. Ama öyle olmadı. Paşa, sanki savaş durmamış ve barış olmamış gibi müdafaasına devam ediyordu. Medine'yi bırakmaya hiç niyeti yoktu.

Mondros'un üzerinden tam 70 gün geçmesine rağmen Medine'yi teslime yanaşmayan Fahreddin Paşa'yı, emrindeki silah arkadaşları ikna etmeye çalıştılar. İngilizlerin, askerlerimize esir muamelesi yapmayıp İstanbul'a dönmelerine müsaade edeceklerine dair söz verdiğini söyleyerek, onu teslim olmaya razı ettiler.

Fakat bu sefer de Fahreddin Paşa Mescidi Nebevi'ye gidip oraya yerleşti ve "Ben Peygamberimize mücavir (komşu) oldum, burada kalacağım" diyerek Ravza-yı Mutahhara'dan çıkmadı. Arkadaşları çaresiz kalınca 10 Ocak’ta bir baskın yaparak Paşa'yı zorla Mescid'den çıkarıp İtilaf Kuvvetlerine teslim ettiler.

İngilizler ise verdikleri söze rağmen bütün subay ve askerleri Mısır'daki esir kamplarına sevkettiler. Fahreddin Paşa'yı daha sonra Malta adasına gönderdiler. Ancak Nisan 1921'de serbest kalarak yurda dönebildi.

Fahreddin Paşa'yı bu kadar güçlü kılan, bütün zor şartlara rağmen direncini devam ettiren düşünceyi kendi ağzından dinleyelim:

"Ey Nâs (insanlar)! Malûmunuz olsun ki, şecî ve kahraman askerlerim, bütün İslâm'ın sırtını dayadığı yer, mânevî gücünün desteği, Hilâfetin gözbebeği olan Medine'yi son fişeğine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Allahu Teâlâ bizimle beraberdir. Şefaatçimiz O'nun Rasûlü Peygamberimiz Efendimiz'dir."

Bu inanç, peygamber sevgisi ve manevi güç, bir avuç kahramanın akıllara durgunluk veren şanlı müdafaayı nasıl yaptığını elbette çok iyi anlatıyor.