Bob Dylan, 1993 tarihli World GoneWrong albümünde “Dünya Yanlış Gidiyor” demişti. Evet, dünya yanlış gidiyor ve daha önce dünyada hiç olmayan tuhaf şeyler oluyor.
ZymuntBauman bunu biraz daha detaylandırarak şöyle
anlatıyor;“Hayatlarımız üzerindeki
kontrolümüzün gitgide azaldığını hissediyoruz, kim olduğunu bilmediğimiz, bizim
ihtiyaçlarımızı önemsemeyen, hatta belki düpedüz hasmane ve zalim oyuncularca
oynanan bir satranç maçında ileri geri hareket ettirilen, onların hedefleri
uğruna rahatça harcanabilecek piyonlara dönüştük.”
Gündelik yaşamlarını küresel düzenin, korkuyu da
tetikleyerek dikte ettiği standartlarda düzenlemeyi alışkanlık haline getiren
insanlar için kötülüğün arttığı, kontrolün azaldığı bir dönem bu.
Beyinlerinin
istila edildiği gerçeğiyle bile yüzleşemeyecek kadar ciddi bir bilinç kayması
yaşayan insanlar, bir vakit sonra boyunlarına takılan tasmaları fark
ettiklerinde iş işten geçmiş olacak.
Geçen asırda insanların evleri, yurtları, yeraltı ve
yerüstü zenginlikleri işgal edilmişti. Bugün ise sıra bizzat insanın kendisine
geldi.
Açıkçası doğrudan insan beynine, düşünme melekelerine
ve duygularına yönelik bir işgal çabası söz konusudur.
Covid-19
tam da bu noktada imdada yetişti ve korku kültürünü yaygınlaştırarak bambaşka
bir korku toplumu oluşturmayı başardı.
Küresel düzenin aktörleri, bu korkuyu besleyerek
herkesin kafasına; “dünyanın sonu mu geliyor” endişesini maalesef yerleştirdi.
Bilindiği gibi Foucault, gözetim toplumunu, ‘kişisel ve sürekli gözetim biçimi altında,
denetim/cezalandırma/ödüllendirme ve ıslah biçimi altında yani bireylerin bazı
kurallara göre dönüştürülmesi ve şekillendirilmesi biçimi altında bireylere
uygulanan bir iktidar biçimi’ olarak izah etmişti.
Bir yıldır insanları ölümle korkutarak gözetim altında
tutan ve tüm yaşamı katı kurallarla çevreleyerek onların davranışlarını tek
merkezden otomatiğe bağlayan bu yeni düzenin önümüzdeki yıllarda nasıl bir
sosyoloji oluşturacağını henüz kimse tartışmıyor.
Korkunun
küreselleştiği bir çağda insan iradesi önce iktidarlara sonra küresel düzenin
tek merkezden kumanda ettiği yeni dünya düzenine teslim edilecektir.
Böyle buyurdu bilim;
Bu eklemlenme sürecinde bilim kuşkusuz aktif bir rol
oynuyor. Andrew Ure, 1835 yılında
ThePhilosophy of Manufactur’de şöyle diyor: “Sermaye, bilimi kendi hizmetine
soktuğunda, emeğin dik başı uysallıkla boyun eğmeyi öğrenecektir.’’
Bugün küresel sermayenin hizmetine sokulan ve tek
merkezden kumanda edilen bilim, geçen asırda olduğu gibi insan davranışlarını
tek kalıba sokmak suretiyle yeni bir nesil oluşturma gayesi güdüyor.
Geçen
asırda insanlığa daha rasyonel, daha iyi bir dünya sunmayı hedeflemek
bahanesiyle kaynaşmış tek kütle oluşturmayı beceren bilim nasıl ki otoriter
rejimlerin doğmasına yol açtıysa, bu asırda da doğrudan insan beynine
hükmederek yeni dünyaya itaatkâr, uysal, kontrol edilebilir bir gözetim ve
kontrol toplumu oluşturmayı deneyecektir.
Frankfurt Okulu’nun haklı eleştirisinde olduğu gibi;
doğa üzerindeki tahakkümün yerini artık insan üzerinde tahakküm almış ve
üretici güçler yıkıcı güçlere dönüşmüştür.”
Dolayısıyla
bugün Covid-19 için bulunan aşı değildir korkudur. Topluma korku aşılanıyor.
Korku
kültürünü toplumun geneline aşılayanlar ise sağlık kuruluşları değil ayrımsız
tüm medya kanalları, politikacılar, gazeteciler ve bilim adamlarıdır.
Ve bu korku üzerinden insanlara dünyanın sonunun
geldiği telkin edilerek yeni bir sosyoloji kurgulanıyor.
Ulus devletler de maalesef gönüllü olarak bu korkuyu
daha fazla tetikleyerek yeni dünya nizamına uygun hareket ediyorlar. Oysa bu operasyon doğrudan kendilerine
çekiliyor.
Biz insanların önce korkmamayı öğrenmesi gerekiyor.
Franklin D. Roosevelt’in ifadesiyle “Korkmamız
gereken tek şey artık korkunun kendisidir.”
Bilimi aslı hüviyetine kavuşturmak için gayret göstermeli,
en önemlisi de insan olarak kalmayı, insanlığımızı gerçekleştirmeyi en ulvi
amaç olarak belirlemeliyiz.