Dağların Gölgesinde Bir Şehir: Erzurum

Bu şehir sesidir baştanbaşa bir milletin

Bu şehir bekçisidir yüzyıllardır hürriyetin

.

Erzurumlu yazarlardan Feridun Andaç; “Gönül Gurbetinde Erzurum” adlı yazısının bir bölümünde doğup büyüdüğü, tahsilinin belli bir bölümünü yaptığı ve sonra gurbetin yolunu tuttuğu şehre olan hayranlığını şöyle anlatır:

Türküler bir kenti ancak bu kadar anlatabilirdi. Erzurum'da yaşamayan, bu duygunun ne anlama gelebildiğini pek anlayamaz. Ömrümün topu topu on altı yılına sığan bu kent benim vazgeçilmezimdir. Bar tuttum sokaklarında düğünlerde. Sinema önlerinin düş satıcısıydım... Gecenin dili, seherin kuşbazıydım. Kar sesine tutkun kar çocuğuydum o kentte bir zamanlar.

Ve sözüne devamla: “Evet, Erzurum öyledir, saklısında tutar her şeyi. Siz ona giderseniz gösterir ruhunun derinliklerindekileri. Bakışlarınızdaki anlamın zenginleşmesini ister, içinizde avazlanan sese yanıt ararsanız yolunuzu bu kente düşürmenizi salık veririm...”

Ve yine bu şehre olan aşinalığından dolayı Erzurumlu diyebileceğimiz, geçenlerde rahmetli olan Cazim Gürbüz’ün, ülkemizin gökyüzüne en yakın yere kurulmuş, dağlarında başka bir eda, ovasında başka bir seda olan bu gök şehrine olan sevgisini ve tutkusunu anlatan şu sözüne atıfta bulunur:

"Erzurumlu yazarlar için Erzurum tükenmez bir hazine."

İşte bu hazineden niceleri ne güzellikler ne incelikler ne mücevherler devşirip, ondan yeni şeyler, yepyeni eserler ürettiler. Ortaya koydukları her eser, geçmişten devralınan büyük mirasa eklene eklene günümüze kadar geldiler. Onlardan kimileri hayatta, kimileri ise ötelerin sakini oldukları için bugün aramızda değiller. Ancak yazdıkları onları hatırlamamıza, unutmamamıza, yeri geldikçe eserlerinden bahsetmemize yetiyor.

İşte bu şehrin böyle bir yanı var; kolay kolay unutulmayan ve kolay kolay anlatılmayan ve belki de bir türlü anlatılamayan... Anlatmaya güç yetirilemeyen… Kelimelerin yetmediği ve mananın aciz kaldığı… Kaç yer değiştirilirse değiştirilsin, zamanın pergeli burada geçirilen günlerde daha çok sabitleniyor, hatıraların çizgisi gün geçtikçe unutulacağına daha da kalınlaşıyor, ruhlarda bıraktığı izin anbean derinleşmesiyle birlikte tesirini, yankısını, etkisini artırarak daha uzun müddet devam ettiriyor ve anlamlı kılıyor. Karın beyazlığının yüreklerde oluşturduğu aklık ve kar sonsuzluğunda uzayıp giden enginlik sirayet ettikçe şehre; burada yaşayanlarda bu güzellikten kendilerince paylarını elbette alıyorlar.

Bir şehir sevdalısının, yazar ve hikâyeci Emir Kalkan’ın (Ötüken Neşriyat, Kanatsız Kuşlar Şehri) bir yazısının bir bölümünde ifade ettiği gibi; “Şehirler insanlara benziyorlar. Ya güzel oluyorlar ya çirkin. Ya suskun ya cıvıl cıvıl. Ya gizemli ya aşüfte. İçinde yaşayanların ruhu siniyor şehirlere. Sevdalı insanların şehri, kendileri gibi güzel oluyor. Şehri çevreleyen yüksek tepelere kurulmuş bağ evlerinin toprak damlarında, geceleri yıldız cümbüşlerini seyrederek uyuyan çocuklar, yaz günlerinin ılık sabahlarına hep aynı sesle uyanırlar. Yeşil ceviz ağaçlarının, birbirine karışmış gür meyve dallarının arasından süzülüp gelen kırgın, yorgun, ezgin... Buruk bir sevda türküsüdür bu… Gayrı dayanacak özüm kalmadı. Mektuba yazacak sözüm kalmadı...”

Yazarın dediği gibi; mektuba yazacak söz kalmasa da yürek yerinde duramaz ve mensubu olduğu şehre aşkla bağlı olmanın bambaşka bir şekilde dolup taşmasının delirtici etkisiyle içindekileri bir bir demeye, şehre her gün farklı bir köşesinden içindekileri fısıldamaya devam eder. Bazen düşünür söyler, bazen düşünmeden söyler. Bazen efkâr söyletir şehre bağlanmanın aşkıyla yaralanmış kişiyi, bazen inceltilmiş bir düşünceden beynine sızanların ağırlığı… Bazen gündüzdür şehre seslenişinin, ona olan aşkını dile getirişinin zamanı, bazen gece… Bazen yağmur ıslatmaktadır şehri uzaktan seyreden bedenini, bazen gökten bir ahenk içerisinde dökülen kar üşütmektedir. Gökyüzü bazen top top bulutlarla kaplıdır ve kendini bırakacağı yere doğru seyahat halindedir. Bazen ise masmavi bir gök altındadır ve yıllardır içinde taşıdığı, kimseyle paylaşmaya cesaret edemediği ve dahi paylaşmaya kıyamadığı sırrını, şehre sırtını dönerek; ovasına, vadisine, ırmağına anlatır. Aşk bir tecellidir ve ömrünü gömdüğü, geçmişini birer hatıralar şeridinde seyrettiği şehre dair hissettikleri gün gün değişmektedir. Sevgisinden dolayı ayrılamayacağını sandığı şehre, bazen sitemler, bazen kırgınlıklar, bazen küskünlükler içindedir. Ancak bir şey vardır ki o da şudur:

Bu aşk hiçbir zaman bitmeyecektir. Çünkü nereye giderse gitsin; bu coğrafya, doğup büyüdüğü, yıllarını geçirdiği bu şehir; nereye giderse gitsin hep peşinden gelecektir.

Ve “Aşk; göğün yücelerinde pervaz vuran bir Hüma'dır. O yere inici, dala konucu, tuzağa tutulucu değildir. O nüfuz ve iktidar, gevher ve mücevher... Ve velâyet ve servet ve güçle elde edilebilir değildir. Onun huzurunda kul ve köle, bey ve sultan fark etmedi... Onun peşine düşenler yarlarda, uçurumlarda başları kesik ölü bulundular. O murad almamış kızların göklere ulaşmış ruhudur. O göklerin kuşudur. Onu Tanrı korur.” (Emir Kalkan)

Evet; bu şehri de tıpkı aşk gibi, Tanrı korudu. Ve tarihi boyunca bazı zamanlar hariç, genelde önemini muhafaza etti. Öyle ki; bulunduğu yer ve gösterdiği gayret sebebiyle hâkim olanlar nezdinde farklı muamele gören bu şehir, çok şey yaşamış, çok büyük olaylara, kavgalara sahne olmuştur. Hakkında yazılı olanlarda anlatıldığı gibi, başından geçenler, yaşadıkları, çektikleri bunun en büyük delilidir. Yüzyıllar boyunca neler görmemiş ki? Anadolu’da Türk’ün hâkimiyetinin başlamasından ve Yavuz Sultan Selim tarafından kesinkes Osmanlı topraklarına katılmasından bu yana, Gazi şehrin başına gelmeyen kalmamış nerdeyse... Geçmişine bakarsanız; her acıya, her çileye rastlarsınız orada... İşgal mi dersiniz, katliam mı? Esaret mi dersiniz, zulüm mü? Huzurlu yaşadığı da olmuştur, zalimlerin şerrine uğradığı da... Kaç kere işgale uğramış, kaç kere işgalden kurtarmış kendini. Bütün bunların hepsini tarihin sayfaları arasında görmeniz mümkün...

Düşman çizmesinin bu topraklardan ebediyen uzaklaştığına olan inancımızın kuvvetlendiğine inanmamıza rağmen bu şehre karşı duyulan hainlik hala bitmemiştir.

Çünkü bu hainlik, bu gaflet, bu kendini ve haddini bilmezlik o raddeye ulaşmıştır ki; bırakın toprağından pay istemeyi, asırlık türkülerine bile göz dikmiştir gözü çıkasıcalar… Adına ekin ekin manilerin yakıldığı, “Sen ağlama demiş canikom “Kirpiklerin ıslanır” / “Ben ağlım ki deli gönül uslanır.” denilerek, “çarşısına, pazarına” türkülerin koşulduğu, kapılarından kervanların oluk oluk aktığı, “yiğidiyle toprağının kaderinin bile yazıldığı” bu şehir ve bu vatan için bir yerlerde yeni tuzaklar kurulmakta, boyuna yeni kefenler biçilmektedir.

Ne var ki; dost düşman hiç kimse unutmamalıdır ki, onun tarihinde göze çarpan en önemli nokta kahramanlığıdır. Yaşadığı bin bir acı içerisinde bile kahramanlığı elden bırakmamış, doğruluğundan, dürüstlüğünden taviz vermemiş, hiçbir vakit zulme, zalime ve onun oyuncak ettiklerine boyun eğmemiştir. Hamurunda olan mertlik ve yiğitlik izin vermemiştir buna... Doğruluğu ve imanı karşısında çökmüştür bütün güçlükler... Gün gelmiş, nüfusu yüz binlerden on binlere düşmüştür belki... Fakat yine de kahramanlık timsali olan Erzurumlu, kara sevdalısı olduğu hürriyeti ve varlığının en önemli nişanesi olan toprakları, hiçbir şey karşılığında feda etmemiştir. Çok zor şartlarda dahi bir çıkar yol bulmasını bilmiş, kanı pahasına da olsa, uğrundan dönmemiştir.

Bu gazi şehrin damarlarına nüfuz etmiş, adeta ayrılmaz bir parçası haline gelmiş kahramanlığını, kaç kere düşman istilâsı görmüş bu yayla şehrini, İsmail Habib SEVÜK “Yurttan Yazılar” adlı eserinde bakın nasıl övüyor:

Vatan borcu ödenmez bir hakikattir amma

Vatan borçlu kalmıştır Erzurum’a daima!

"Bir cümbüş yerinde değil bir serhad beldesindeyiz, şark tarafından ne vakit bir harp patlarsa devlet hemen bağırırdı: "Aman kahraman Erzurum! " Amana zamana lüzum yok; madem ki kahramandır, balını yapan arı gibi o da kahramanlığını yapacak. Kahraman, her harpte yapacağını yaptı ve devlet her harp bitince kahramanı unuttu. Kan akıtmak, Erzurum en önde; imar etmek, Erzurum çok uzakta. Vatana olan borcun hiçbir vakit sonu olmaz; fakat bu serhad beldesi vatana borcundan ziyade vatandan alacaklıdır." (Kültür Bakanlığı Yayınları: 799; Sevinç Matbaası, Ankara; 1987; s. 343.)

Erzurum’un düşmandan temizlendiği, İstiklal Marşımızın Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği, tarihimizin yapraklarında ve milletimizin kalbinde yer alan en güzel günlerden biridir 12 Mart… Yüreklerin sevinçle vurduğu ve Erzurumlunun, Dadaşların; “Zulmün kara güllesiyle, topu önünde, / İmandan fukara olan eğilir. / Bir karış toprağın öz kıymetini / Toprağa kanını dökenler bilir” diyerek haykırdığı gündür 12 Mart...

Kutlu olsun…