Depremin Sosyolojisi

Öncelikle "deprem" kavramını kullanırken, teknik anlamda sadece bir jeolojik olaydan bahsetmediğimi ifade etmek isterim. İlkin, bu teknik olayı da kapsayan; ancak afetlerin tümünü içine alan tüm olaylara gönderme yapmaktayım. İnşaatların yapılma biçimi, yapı, statik, mühendislik vb. meseleler bunun içine girmektedir. İkinci olarak da, "deprem" kavramını insana ve topluma geri dönüşleri açısından düşünmekteyim. İnsanı ve toplumu "sarsan" boyutları ise geleceğe doğru projeksiyon geliştirmek noktasında daha önemli bulunmaktadır Deprem ve afetlere sosyal bilimlerin ilgisi, mühendislik bilimlerine göre daha geride görünmektedir. En azından bu zamana kadar yapılan akademik çalışmalara bakarak bu yargıyı doğrulayabiliriz. Elbette deprem ve afetler, daha çok yıkılmış konutlar üzerinden konuşulduğu ve yıkıcı sonuçlarını burada gösterdiğinden, meselenin mühendislik kısmına sağlıklı bilimsel ilginin çok olması kaçınılmaz ve hatta gereklidir. Fakat meselenin her boyutta "insan" unsuru ile ilintili olması, sürekli insana dönmesi söz konusudur; hem sebepleri hem de sonuçları itibarıyla. Gerçekten çok şiddetli iki deprem ardı ardına yaşandı ve üstelik 10 ili direkt kuvvetli bir şekilde negatif olarak etkiledi. Takip edebildiğim ve bölge ile ilintili arkadaşlardan dinlediğim kadarıyla depremin şiddeti insanların zihnine, konuşmalarına ve sonraki reflekslerine yansımış görünmektedir. Hatta bunu "kıyamet" şeklinde nitelendirenler de meselenin derinliğine insana etkisine işaret etmektedirler. Medyada depremin çok konuşulan boyutları üzerinde durmayacağım. Binaların çürük olması, deprem için hazırlık yapılması vb. konular zaten en çok üzerinde durulan mevzular. Elbette bunların yoğun tartışılıyor olması gereksiz değil; geleceğe doğru sağlıklı inşalar için ders çıkarılması gereken meseleler. Bir kere depremin mühendislik açısından olduğu kadar insan, toplum ve kültürümüz açısından da swot (kısaca güçlü ve zayıf yönlerimiz) analizinin yapılması elzem. Jeolojiden mühendisliğe kadar binaların yapımı konusunda hiçbir taviz verilmemesi gerektiği bir kere daha teyit edilmiş oldu. Tabiatın işleyen kuralları asla affetmiyor. An itibarıyla düşünmemiz ve çok boyutlu olarak kafa yormamız gereken şey; Türkiye'nin geleceğine projeksiyon geliştirecek bir zihni alt yapı. Bu minvalde iki önemli noktaya temas etmek istiyorum. Birincisi, ortaya çıkan insan ve toplum profili. Yaşadığı mazi itibarıyla da önümüzde "acı"ya duyarlı bir insan resmi durmaktadır. "Acı"ya olan bu duyarlılık, toplumu kendi doğallığı içinde harekete geçirebilmektedir. Yardımlar konusundaki toplumun manevra kabiliyeti bize bunu göstermektedir. Bu insan ve toplumumuzun güçlü yanıdır. Özellikle insanlar arasında yalıtıklık artarken, "dayanışma"nın yeniden sosyal bilimlerin acil tartışma konusu haline gelmesi söz konusu iken. İkinci önemli nokta da, buradan itibaren ortaya çıkan ve tartışılan tüm negatiflikleri değiştirmek üzere yeni bir "toplumsal akıl" inşa etmek gerektiğidir. Burada "toplumsal akıl" kavramını, bir toplumun kültürü, sorun halletme biçimi, dün, bugün ve gelecek muhayyilesi, evreni, insanı ve dünyayı algılama tarzı gibi içeriklerin tümünü kapsayacak şekilde kullanmaktayım. Elbette bu değişim, bir sıfır noktası belirlenerek ve ani şekilde gerçekleşemez. Çünkü mevcut düşünme ve davranış kodlarımızda olumlu birçok noktalar vardır. Hatta paradigmanın korunarak devam ettirilmesi gereken hususları bulunmaktadır. Fakat her halükarda bir gelecek projeksiyonu üzerine çalışmanın zarureti ortaya çıkmıştır. Bu görev de öncelikle üniversitelere düşmektedir.