MEB Bakanı İsmet Yılmaz birkaç gün önce yaptığı konuşmada eğitime dair kavrayışımızı ve çözüm önerilerimizi bir paragrafta sıralayıverdi. Bakan "insanımızın eğitim süresini arttırmamız lazım. …Ortalaması 12 yıl olması lazım. Zaten 12 yıl zorunlu eğitimi getirdik. Okul öncesi eğitimi de bir yıl alacağız. Dolayısıyla Türkiye'deki zorunlu eğitimi 13 yıla çıkaracağız. Dersliklerdeki öğrenci sayısını azaltacağız, öğretmen sayısını artıracağız, öğretmen başına düşen öğrenci sayısını azaltacağız. Daha kaliteli bir eğitim vereceğiz. Öğretmenlere performans sistemi getireceğiz" şeklinde konuşurken aslında ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa'dan bugüne devam edegelen alana ilişkin egemen yaklaşımı tekrarlamış oldu.
Konuşma alt metniyle birlikte alındığında modern eğitim tarihimizin bir özeti niteliğinde: "Eğitim önemlidir, zorunlu olmalıdır, süresi arttırılmalıdır, teknik-altyapı koşulları iyileştirilmelidir, öğretmen niteliği arttırılmalıdır." Açıkçası birkaç istisna hariç tutulursa yüzyılı hayli aşan modern eğitim serüvenimizin bu döngüde takılı kaldığı açıktır. Başlıklandırdığım bu hususlar Maarif-i Umumiye Nezareti'nin kuruluşundan ve Nizamnamesinin çıkarılmasından başlayarak Kurtuluş Savaşı'nın yakıcı günlerinde toplanan Maarif Kongresi, Cumhuriyet döneminin Heyet-i İlmiye toplantıları, Şuralar, Kalkınma Planları, Hükümet ve Parti Programlarının eğitim bölümleri, akademi ve kamuoyunda seyreden tartışmaların hakim unsurları olarak öne çıkıyor.
Kabaca yukarıda belirttiğim başlıklar sürekli olarak altı çizilmekte ancak anlaşılan o ki güçleri tekrarlarından gelen bu başlıkların malul olduğu muğlaklık kimse için birşey ifade etmiyor. "Eğitim önemlidir" vurgusu sanki memlekette "eğitim önemsizdir" şeklinde ciddi bir kalkışma varmış gibi tekrar ediliyor. Namık Kemal'in ""itikadımca maarifin faydasından bahsetmek güneş için kaside söylemek gibidir" vurgusunda belirdiği gibi "eğitim işini makul nasıl yürütebiliriz?" arayışı "eğitim önemlidir" anlamsızlığında boğdurulmamalıdır. Eğitimin önemli olduğu aşikar, mesele bu önemine denk bir arayış içinde olup olmadığınızdır.
Alana musallat olan önemli bir yanlış da "zorunlu eğitim" güzellemesidir. Zorunlu eğitimi bütün tarihsel arka planından boşaltan bu yaklaşım "eğitim" kelimesinin güzel tınısı hatırına bu adın arkasına gizlenmiş rafine bir iktidar sistematiğini göz ardı etmektedir. Zorunlu eğitim tüm korunma ve kollamalara rağmen esas itibariyle tüm dünyada büyük yutturmacadır, sonuçları da bunun en sarih kanıtlarıdır. Diğer taraftan bu yapı mevcut haliyle kendisini var kılan sosyal-siyasal-ekonomik ve teknolojik dinamiklerini yitirmiş anakronik bir yapı hüviyetindedir. Bu mevzuda yine Namık Kemal'in 1870'lerde dile getirdiği tespit ufuk açıcı niteliktedir: "eğitimin nimetlerini gören halk zaten gönüllü bir şekilde çocuklarını okullara kaydettirecektir. Bu konuda kimseyi zorlamaya gerek yoktur."
Israrla dile gelen eğitimin süresi, teknik-altyapı koşullarının iyileştirilmesi, öğretmen niteliğinin arttırılması da ihtiyatla karşılanması gereken vurgular. İhtiyat, söz konusu başlıkların yalan-yanlış olması nedeniyle değil bir sorun olarak dile gelen eğitimin niteliği mevzusunda dile gelen hususların tali olmasından dolayıdır. Modern eğitim tarihimizin ilk gününden bu yana belirtilen alanların tümünde inanılmaz iyileştirilmeler yapıldı. Ayrılan bütçe oldukça yüksek, öğretmenlerin kahir ekseriyeti fakülte mezunu, 50-60 kişilik sınıflar yok, okulların büyük kısmı bilişim altyapısına sahip vs. Örneğin 2015-2016'da derslik başına düşen öğrenci sayısı ilköğretimde 25, ortaöğretimde 23. oldu. Aynı dönemde öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ilköğretimde 16, ortaöğretimde 13. Tüm bu iyileştirmeler eğitim sistemimizdeki nitelik problemine çare olmadıkları gibi bugünlerde mucizevi hap olarak lanse edilen performans da daha önceki benzer uygulamalar gibi nitelik problemimize çare olamayacak. Zira içine çekildiğimiz döngüde aracın ontolojisini değil performansını tartışmaya mahkûmuz.
Belirttiğim döngü bir şikayet, bir yakınma konusu olarak dile geldiğine göre öncelikli olan yaptığımız işi sorgulamak olmalı. İşi, işin mantığını, kurgusunu, uygulamasını vs. Nihayetinde maksadımız söz konusu uygulamayı fetişleştirmek, her halükarda onu ayakta tutmak değil o uygulama vesilesiyle gözettiğimiz ve gerçekleşmesini beklediğimiz amaçlarımızın karşılanmasıdır. Beklentimiz budur. Biz, amacımız için işe koştuğumuz bir aracı kutsallaştırıp, amacı unutmuş ve amaç hasıl olmadıkça aracın kutsallık dozajını arttırma peşindeyiz. Aldığımız ilacın uygunluğunu tartışma dışı bırakıp dozunu arttırarak şifa uman inatçı hasta gibiyiz.
Aracın varlığı ve meşruiyeti amaca uygunluğu ve amacı gerçekleştirme kapasitesi ile ilintilidir. Bu ilinti kurulmadığı halde söz konusu aracı tahkim ederek koruyorsak ya ne yaptığımızı bilmiyoruz ya MEB dışında kimsenin bilmediği gizil bir amacımız gerçekleşiyor ya da, sanırım olan bu, tevarüs eden iradi bir uygulamayı mahkûmu olduğumuz bir doğa kanunu olarak anlıyoruz. Sebebi ne olursa olsun mevcut yapıyı bu şekilde ele almakla amacımızı gerçekleştirmediğimiz gibi amacımıza uygun olmayan gayri tabii bir aracı yaşatarak kendimize ekstra yük ve maliyet çıkarıyoruz, işlevselliği olmayan bir düzenekte kendimizi hırpalıyoruz, aşındırıyoruz ve daha da önemlisi bizim için hayati olan amacımıza uygun alternatif bir araç arayışından da yoksun kalıyoruz. Yani bu durum hem işimizi görmüyor, hem işimizi açıklıkla görmeye engel oluyor hem de bizi asla amacımıza götürmeyecek araçlara mahkûm edip amacımız önünde aşılması gereken görünmez bir engele dönüşüyor.
"En iyi yol bildiğin yoldur" doğru. Lakin "bildiğimiz yol" her seferinde bizi gitmek istediğimiz yere ulaştırmamışsa o zaman "bildiğimiz yola" bakım-onarım yapmak yerine "yeni bir yol" arayışında olmamız makul ve mantıklı olandır. Dermanımız derdimiz imiş, haberimiz yok yani.