Hüznün gölgelediği bayramlar

Güncelleme: 04.06.2019 00:03

Bir Ramazan ayını daha geride bıraktık. Geçmişten günümüze bayramlarda akrabalarımızı gezerken, çeşit çeşit sofralarda ağırlanırken Suriye ve Yemen’de yıllardır bayramın adını, yemeğin tadını unutan mazlumlar ölüme teslim oluyor.

ÖZLEM DOĞAN

On bir ayın sultanı Ramazan yine tüm güzelliğiyle hayatımızdan gelip geçti. İftar ve sahur sofralarının bereketi ve orucun maneviyatıyla dolu dolu bir ay geçirdik. Şimdi bayram sevincini yaşıyoruz. Fakat kalplerimizin bir yanında hüzün var. Uzun yıllardır değil sofra, yemek görmemiş, bombalar arasında yaşamaya çalışan mazlumlar büyük bir trajedi yaşıyor. İstiklal şairimiz Mehmet Akif'in ifadesiyle medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın Ortadoğu'da akıttığı kan adeta hepimizin yüzüne düşen bir utanç gölgesi.

Gerçek oruçların bayramı

Aslında Ramazan ayı tıka basa yemekten kararan zihinleri ak pak edebilmek için Rabbimiz tarafından bahşedilen bir nimet. Zira zihin ve kalp karardıkça duygu ve eylemler de yalnızca dilde kalıp gönle inmiyor. Zengin iftar sofralarımızın başında akşam ezanını beklemekten hiç birimiz vazgeçmedik. Suriye'den Gazze'ye, Yemen’den Arakan'a kadar hakkıyla kutlanacak gerçek bayramlar, ancak orucun hakkını vererek ve kararlılıkta sebat göstererek gerçekleşebilir.

Hayat devam ederken…

Mazlumların hüznü içimizi yakarken hafıza-i beşer nisyan ile malül olduğu için hayat da devam ediyor. Bayram sofraları kuruldu. Bir aylık nefs muhasebesi on bir aylık sürecek bir sekteye uğradı. Kimisi rahmet ayından hissesini alırken kimi bu mübarek aydan eli boş çıktı. Şehir her Ramazan baştanbaşa oruç ayına özel renklerle donatılırken, gerek belediyelerin tertip ettiği Ramazan eğlenceleri, gerekse hemen her semtte kurulan iftar çadırları birlik ve beraberliğin simgesi olarak Müslümanlara huzur veriyor. Eyüp'ten Sultanahmet'e, Üsküdar'dan Fatih'e kadar tüm İstanbul bu kutlu ayı coşkuyla karşılayıp sükûnet ve huzurla uğurladı. Günümüzde gerçekleşen etkinlikler ve programlar herkesin malumu. Peki ya Osmanlı sarayında bayram nasıl karşılanıyordu?

Fatih’in bayram emri

Fatih Kanunnamesi'ndeki "Bayramlarda Divan Meydanı'na taht kurulup çıkmak emrim olmuştur" kuralı gereği, Ramazan ve Kurban Bayramında, sabah namazından sonra, sarayın taht kapısı (Babüssaade) önüne mücevherli altın bayram tahtı kurulur; sadrazam ve divan erkanı Kubbealtı'nda; ulema, ocak ağaları, kalemefendileri, hekimbaşıya kadar teşrifat defterinde yazılı olanlar da tören giysili olarak el etek öpmek için beklerlerdi. Padişah taht kapısında görününce çavuşlar topluca: "Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!" diye alkışta bulunurlardı. Tören bitince hareme geçen padişah ailesiyle bayramlaşır; harem taşlığında murassa eğerli atına binerek namaz kılacağı camiye giderdi.

Yeniçerinin akide şekeri

Osmanlıdan kalma geleneksel ikramlarımızdan biri olan akide şekeri Yeniçeri ocağı geleneğidir. Yeniçeri ocağının büyük subaylarından kul kethüdası Kubbealtı'na gelerek sadrazamın başkanlığında divan üyelerine para biçimindeki akidelerden sunardı. Bu, ocaklıların padişaha olan bağlılığının kanıtı sayılırdı. Akide merasimi denen bu saray geleneği, konaklara, evlere, dükkânlara da akide şekeri olarak giderdi. Böylece herkes o sene Yeniçerilerin bir eylem yapmayacağından emin olurdu.

Bayram alayı ve namazı

Sarayda bayramlaşmanın tamamlanmasından sonra padişah Hasoda’ya geçerek bayram namazı için üstünü değiştirirdi. Bayram namazı büyük camilerden birisinde genellikle saraya yakın Ayasofya veya Sultanahmet‘te kılınırdı. Bayramdan önce padişaha namazı nerede kılacağı sorulur, buna göre hazırlık yapılırdı. Padişah haremden çıkıp, özel olarak süslenmiş atına biner ve Babüsselam Kapısı önünde kendisini bekleyen devlet adamlarıyla birlikte camiye doğru yola çıkardı.

Devlet ileri gelenleri rütbelerine göre atlı veya yaya olarak padişahı takip ederlerdi. Tören bölüklerini teşkil eden solaklar ve peykler ise kıyafetleri ve hareketleri ile göz dolduran bir görünüm arz ederdi. İstanbul halkı bu manzaraya şahitlik edebilmek için güzergâhı doldururdu. Camiye gidilip, namaz kılındıktan sonra da aynı düzen içerisinde saraya geri dönülürdü. Bayram namazı için yapılan bu gidiş ve dönüşe bayram alayı denilirdi.

Fransız seyyahın bayram anıları

Fransız seyyahı Paus Lucas eserinde bir bayram alayını şöyle tasvir etmektedir: “At üzerindeki hükümdarın ihtişamı ile hiçbir şey mukayese edilmezdi. Bindiği ve yedekte götürdüğü atları yeryüzünün en güzel atları idi. Atların güzelliği ve koşumlarının zenginliği ve subayların çokluğu içinde alay intizam ve hem kendisinden hem de seyreden halktan gelen dikkate şayan bir sessizlik içinde yol alıyordu. Gerçekten de dünyanın en eğlenceli ve en meraklı gösterisi idi”.

Bütün merasimlerde padişahın hemen arkasında bulunan Rikabdar, Silahdar ve Çuhadar ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Saray-ı hümayuna dönülür dönülmez Bayram ziyafeti ve eğlenceleri başlardı. Has Oda önüne kurulan tahtına oturan padişahı, saray nedimleri ve musahipleri birbirinden güzel nüktelerle eğlendirirlerdi. Bu sırada Helvahâneden tabaklar ile helvalar getirilip dağıtılırdı. Yeniçerilere kızarmış koyun ve çörek servisi yapılırdı. Yeniçeriler yemeklerini arka bahçede yerlerdi. Bayram ziyafeti bitince artık tören tamamlanır ve hane halkıyla bayramlaşmak üzere herkes evine dağılırdı. Padişah da ailesi ile bayramlaşmak üzere hareme giderdi.

Geçmiş güzel gelenekler

Bayramın ikinci günü Padişah “yeni saray” yani Topkapı Sarayı’nda bulunan Gülhane Köşkü’nde bulunurdu. Buraya Kaymakam, Şeyhülislam, Kaptanpaşa gibi görevliler, maiyetleri ile birlikte gelirler ve bayram tebriki için bir tören düzenlenirdi. Bayramın üçüncü günü ise, Padişahlar eski geleneklere göre, Eski Saray’da cirit oyunu seyrederlerdi. Bazı bayramlarda Padişahlar halka açık büyük şenlikler düzenletirdi. Bu gibi durumlarda seyirciler yarım ay şeklinde otururlar, padişahın otağı da bunların tam merkezinde bulunurdu. Padişahın otağının sol yanında ziyafet çadırı yer alırdı. 15. yüzyıldan sonra şenlik düzeni belirli bir protokol ve programa bağlanmıştır. Bayramlarda öğleden önce bayramlaşma, ikram, pişkeşlerin dağıtılması ve yemekle geçer, öğleden sonra da gösteriler yapılırdı. Büyük törenlerde geceleri kandiller, mahyalar ve fişeklerle donanma düzenlenirdi. Yapılan gösterilerde çeşitli hünerler, esnaf oyunları, sportif müsabakalar yer alırdı. Böylece bayramlar bir devlet halk kaynaşmasını da beraberinde getirmiş olurdu.

Yıllardır değil sofra, yemek görmemiş, bombalar arasında yaşamaya çalışan mazlumlar, büyük bir trajedi yaşıyor. Suriye'den Gazze'ye, Yemen’den Arakan'a kadar Müslümanlara yönelik saldırılar, insanlığın yüzüne düşen bir utanç gölgesi.

Osmanlı’da bayram nasıl karşılanıyordu? Fatih Kanunnamesi'ndeki "Bayramlarda Divan Meydanı'na taht kurulup çıkmak emrim olmuştur" kuralı gereği, Ramazan ve Kurban Bayramında, sabah namazından sonra, sarayın taht kapısı önüne mücevherli altın bayram tahtı kurulurdu.

 

 

Meksika'da bir köyde 5 bin kişi Müslüman oldu

Nur talebelerinden Başkan Erdoğan'a tebrik

Vuslat Derneği'nden hafızlık eğitimi seferberliği

Afrika'nın derdine süt keçileri ile koşuyorlar
Hac hayali gerçek olan asırlık Fikriye Nine'nin mutluluğu

Babalar ve çocuklar namazda buluştular!

Diyanet'ten Muharrem ayı ve Kerbela mesajı

Bereket, paylaşma ve birliğin simgesi: Aşure Günü