Dinin neliği ve geleceğine dair toplumda gerek popüler gerekse daha entelektüel düzlemde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışmalar dinin gerekli olup olmadığından başlayarak dindarlığın problemlerine ve dinin geleceğine kadar uzanmaktadır. Özellikle son iki konu daha yüksek düzeyde konuşuluyor görünmektedir.
Günümüzde teknoloji ve dijitalleşmenin artışı özellikle dinin geleceğine dair tartışmaları yoğunlaştırmıştır. Bir kısım tezler, insanın teknoloji üretimiyle dünyaya ve kendisine dair gelişmeler yarattığı, riskleri kontrol edebildiği için din ve Tanrı’ya olan gündelik ihtiyacın da azalacağını öne sürüyorlar. Doğrusu buna gerekçe olarak da hem kurumsal dinlere müracaatın azalması hem de teknolojinin işlevlerinin dinin yerine ikame olmasını göstermektedirler.
Dolayısıyla bugünden bakınca yakın gelecekte dine ve Tanrı’ya olan ihtiyacın azalacağı hatta yok olacağı ile ilgili tahmin ve beklentiler yeniden artış göstermektedir. Zaten böyle bir beklentiyi geçen yüzyılın başından itibaren sekülerleşme tezleri çerçevesinde izlemiştik. Fakat yüzyılın başında tam tersi görüşler din sosyolojisinde daha yaygın bir kabul görmeye başlamışlardı.
Burada modernizm çerçevesinde önemli bir kavram olan “ilerleme” fikrinin açık ve örtük kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Dünyanın gelecekte daha iyi olacağına dair inanç doğrusu en fazla teknoloji üzerinden doğrulanmış sayılmaktadır. Geçmişle kıyaslandığında dijitalleşen hayatın bir takım kolaylıklar ve farklılıklar getirdiğini bilmekteyiz. Özellikle tıp alanındaki gelişmeler transhümanizm ve posthümanizm dediğimiz süreçlerle insanın ebedileşmeye doğru gideceğini iddia etmektedirler.
Doğrusu insanın ebedileşmesi önemli bir iddia olarak görünmektedir. Bilgisayar teknolojisi ile insan beyninin ebedileştirildiği düşüncesini bir kenarda bırakırsak, henüz insanın bedenen ebedileşmesi (yani dünyada ölümün kalkması) söz konusu değildir. Fakat bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve hangi koşullarda olabileceği henüz ciddi muğlaklıklar taşımaktadır. En azından bir distopya olarak Jose Saramago’nun “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” kitabı konuyla ilgili bir fikir verebilir. Buradaki temel soru(n); ölümün dünyada iken kalkması durumunda bundan Tanrı ve din inancının nasıl etkileneceğidir?
Dinin popüler düzeydeki tartışmalarında ise bu sorunlar pek yer almamaktadır. Burada dini birkaç damar üzerinden takip etmekteyiz. Birincisi, Gelenekselleşmiş dini inançları oldukça muhafazakar bir şekilde savunan ve sosyal medyada sunan bir damar bulunmaktadır. İkincisi de, bir değişimi yakalamak üzere radikalleş(tiril)miş dinsel inançları savunanlar. Bunlar; “islam’da bu yok” türünden itirazlarla kendilerini göstermektedirler. İlki ne kadar rivayetçi ise ikincisi iddiaları itibarıyla daha rasyonel bir din kurgusuna sahiptir. Bu arada bir de “masalcı anlatı”larla dini kotarmaya çalışanlar var. Fakat sosyal medyaya bakınca bu üç damardan ilk ikisinin birbiri üzerine egemenlik kurmaya çalıştığını görmekteyiz.
Belirtmeliyiz ki, dinin en önemli işlevi insana kendi imkanları ile ulaşamayacağı hakikati bildirmektir. İçinde yaşadığımız evrenin fenomenal boyutuna tümüyle hakim olsak ve hatta bunları aklın kategorileri için(d)e yerleştirsek bile insanın Tanrı başta olmak üzere gaybi olan hakikatleri bilmesi mümkün değildir. İşte vahiy ve nübüvvetin anlamı tam da buradadır. İkincisi de, bunlara bağlı olarak din insana potansiyelleri çerçevesinde ve hakikate bağlı olarak gelişim imkanı sunar. Modern zamanlar insan için bu hakikati dikkate almadığından bugün bir krize girmiştir. Popüler dini anlayışlar ise modernite ile baş edememektedir. Fakat insanın aşkın kökeni ve hakikate dair arayışı devam etmektedir. Dolayısıyla din ve özelde İslam hala insanlar için en önemli imkandır.