Dünya

Diplomasi Tarihine Vicdanın İmzası: Arıstıdes De Sousa Mendes

II. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde, devlet emirleriyle insan hayatı arasında sıkışan bir diplomat, kalemini protokolün değil vicdanın emrine verdi. Sousa Mendes’in hikâyesi sadece bir kurtarma operasyonu değil; diplomasinin ne olduğuna dair köklü bir sorudur.

Diplomasi çoğu zaman uzun masalar, ağır protokoller ve kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarla anılır. Fakat tarihin bazı anlarında diplomasi masa başında değil, insan kalbinin sınırında yapılır. Aristides de Sousa Mendes’in hikâyesi, diplomasinin yalnızca devlet çıkarlarıyla değil, insan hayatıyla da ölçülmesi gerektiğini gösteren nadir örneklerden biri. O, imzasını bir kader çizgisi gibi kullanan vicdan insanıydı. Bir diplomatın görevi; yalnızca ülkesini temsil etmek midir, yoksa insan hayatı söz konusu olduğunda insanlığı da mı savunmak zorundadır? “Bir Ülke Bir Diplomat” serimizdeki bu dosya, o sorunun cevabını bir hayat üzerinden arıyor.

EMİR Mİ, VİCDAN MI?

Sousa Mendes, 19 Temmuz 1885’te Portekiz’in Cabanas de Viriato kasabasında dünyaya geldi. İkizi César ile birlikte hukuk eğitimi aldı, genç yaşta Portekiz Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Kariyeri boyunca Belçika, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve İspanya’da görev yaptı. Disiplinli, kurallara bağlı ve devletine sadık bir diplomat olarak tanındı. Ta ki bir gün vicdanı ile devleti karşı karşıya gelene kadar…

VİCDAN NEDİR?

Vicdan, insanın kendi içindeki görünmez mahkemedir; yasaları yazılı olmayan, hâkimi susmayan, cezası bazen yalnızlık, bazen huzur olan bir iç yargı alanı… Antik Yunan’dan belkide çok daha eski zamanlardan bu yana filozoflar bu sessiz gücü tanımlamaya çalıştı. Platon’a göre vicdan, ruhun adalet duygusuyla kurduğu içsel dengedir; insanın kendi kendisiyle uyum içinde yaşama çabasıdır. Onun “Devlet” adlı eserinde ideal insanın “yalnız dış yasalarla değil, iç yasalarla da yönlenir” şeklinde yorumlanabiliyor. Aristoteles ise vicdanı, erdemli insanın pratik aklı olarak görür: Doğruyu bilmek yetmez, onu doğru zamanda, doğru biçimde yapmak gerekir; vicdan bu ahlaki muhakemenin sesidir. Stoacılar için vicdan, evrensel aklın insandaki yankısıdır; Seneca’ya göre insanın gerçek tanığı kendi iç sesidir. Ortaçağ’da Thomas Aquinas vicdanı, Evrensel, ilahi yasayla insan aklı arasındaki köprü olarak tanımlar. Modern çağda Kant, vicdanı “içsel yasa koyucu” olarak görür: İnsan, kendi içindeki ahlak yasasına itaat etmek zorundadır; bu yasa dış baskılardan değil, aklın kendisinden doğar. Rousseau ise vicdanı, insanın bozulmamış doğasının son kalesi sayar: Toplum insanı eğitir ama vicdan onu kurtarır. Tüm bu düşünsel çizgiler bize şunu söyler: Vicdan sadece bireysel bir duygu değil, insanı insan yapan ahlaki pusuladır. İşte bu noktada soru büyür: Vicdan yalnızca bireyin mi yüküdür, yoksa makamların, devletlerin ve diplomasinin de vicdanı olabilir mi? Eğer bireysel vicdan, insanı kötülükten alıkoyan iç fren ise; diplomatik vicdan da devlet gücünün, insan hayatı karşısında durup düşünmesini sağlayan ahlaki eşiktir. Aristides de Sousa Mendes’in hikâyesi tam da bu eşikte başlar: Bireysel vicdanın, devlet aklının önüne geçtiği, insanlık lehine verilen sessiz ama tarihsel bir karar anında…

AVRUPA ÇÖKERKEN: TARİHİN KIRILMA NOKTASINDA DİPLOMAT

1940 yılı Avrupa için yalnızca savaş yılı değil, medeniyet sınavıydı. Nazi orduları Fransa’yı işgal etmiş, milyonlarca insan evini terk ederek güneye- batıya doğru kaçmaya başlamıştı. Paris düşmüş, Bordeaux geçici başkent olmuştu. Şehir, bir anda umudun ve çaresizliğin kesiştiği kavşağa dönüşmüştü. İnsanların büyük bölümü için kurtuluş yolu İspanya ve Portekiz üzerinden Amerika’ya ya da güvenli ülkelere geçmekti. Ancak yolun açılması birkaç imzaya bağlıydı: konsolosluk vizelerine. İşte Aristides de Sousa Mendes, bu tarihsel kırılma noktasında, Portekiz’in Bordeaux Başkonsolosu olarak görev yapıyordu. Hukuk eğitimi almış, yıllarca diplomasi koridorlarında yetişmiş bu 55 yaşındaki diplomat için o günler, meslek hayatının en büyük sınavıydı. Görevi devletinin talimatlarını uygulamaktı. Fakat tarih ona sadece bir memur değil, bir insan olma sorumluluğunu da yüklemişti.

BİR EMİR-BİR AHLAK KRİZİ

O dönemde Portekiz’de iktidarda olan Salazar rejimi, tarafsız görünme adına son derece katı politika izliyordu. 14 No’lu Genelge, Yahudilere, vatansızlara, siyasi mültecilere ve “sakıncalı” görülen kişilere vize verilmesini açıkça yasaklıyordu. Diplomatik terminolojiyle bu “bağlayıcı talimat”tı. Ancak Sousa Mendes için bu sadece hukuki metin değil, vicdanla yüzleşilen belgeydi. Önünde gidecek yeri kalmamış insanlar duruyordu. Aralarında çocuklar, yaşlılar, hastalar vardı. Bir yanda devletin emri, diğer yanda insanların ölümle burun buruna gelişi… İşte diplomasinin gerçek sınavı burada başladı. Sousa Mendes’ in tarihe geçen şu sözleri onun ahlaki duruşunu özetliyordu: “Ben insanları milliyetine, dinine ya da ırkına göre ayıramam. Tanrının kanunlarına karşı insanlara itaat edemem. Eğer Tanrı’ya karşı gelmem gerekirse, devlete karşı gelirim.” Bu söz, bir diplomatın kendi devletine karşı vicdanla isyan edebileceğini gösteren ender örneklerinden oldu.

BİR KONSOLOSLUK-BİR SIĞINAK

1940 yılının Haziran ayına gelindiğinde Bordeaux’daki Portekiz Konsolosluğu artık sıradan bir kamu binası değil, insanların hayata tutunduğu son dal olmuştu. Sousa Mendes, bazen tek başına, bazen birkaç sadık çalışanıyla birlikte günlerce, gecelerce aralıksız vize imzaladı. Kalemi yoruldu, eli titredi ama durmadı. Resmî kayıtlara göre yaklaşık 30 bin kişiye vize verdi. Bunların en az 10 bini Museviydi. Hatta bazıları uluslararası topluma mal olmuş kişiler, siyasi figürler, sanatçılar. Salvador Dali’ de vizesi Mendes tarafından onaylananlardandı. Vizeler bazen düzenli evrakla, bazen yalnızca bir kâğıda atılan imzayla veriliyordu. Çünkü o anda zaman, bürokrasiye değil, hayata aitti. Konsolosluğun önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. İnsanlar birbirine tutunuyor, çocuklarını kucağında taşıyor, bazen sadece “bir imza” için saatlerce bekliyordu. Sousa Mendes, onların yüzlerine bakarak karar veriyordu. Bu yönüyle o, belgelerle değil gözlerle, yüreklere hitap eden bir diplomattı.

BEDELİ OLAN CESARET

Sousa Mendes’in yaptığı eylem, tarihte alkışlanan ama yaşandığı anda cezalandırılan türdendi. Salazar rejimi, onun bu davranışını “disiplinsizlik” ve “itaatsizlik” olarak değerlendirdi. Görevden alındı, diplomatlıktan men edildi. Emekli maaşı kesildi. Ailesiyle birlikte yoksulluğa sürüklendi. Çocuklarının üniversiteye gitmesi dahi engellendi. O, binlerce hayat kurtardı ama kendi hayatı sessizce yok edildi.1954 yılında Lizbon’da, neredeyse unutulmuş bir adam olarak hayata veda etti.

GEÇ GELEN İTİBAR

Tarih onun dosyasını kapatmadı; sadece bir süre bekletti. 1966 yılında ise “Uluslararasında Dürüst” unvanına layık görüldü. Bu, Holokost sırasında Musevi cemaatine mensup halkı kurtaran gayrimüslimlere verilen en yüksek onurdu. Portekiz devleti ise ancak 1988’de resmî olarak itibarını iade etti. Bugün Bordeaux’daki evi müze. Adına sokaklar, okullar var. Ama esas anıtı, hayatta kalan binlerce insanın hafızasında yaşıyor. Onu kurtardığı insanlar hayattayken tanımıştı; devletler ise öldükten sonra…

DİPLOMASİ TARİHİNDE SOUSA MENDES'İN YERİ

Sousa Mendes, diplomasinin yalnızca devlet çıkarlarını temsil eden bir meslek olmadığını gösteren güçlü bir örnektir. Onun yaptığı, daha sonra “insani diplomasi” olarak adlandırılacak yaklaşımın erken bir pratiğidir. Raoul Wallenberg ve Chiune Sugihara gibi isimlerle birlikte, diplomasinin vicdan kanadında yer alır. Bu yönüyle diplomasi tarihine şu soruyu bırakmıştır: “Bir diplomat, devletini mi temsil eder, insanlığı mı?” Felsefik ve belki de pratik olarak bu soru bugün hâlâ geçerlidir.

GAZETECİ GÖZÜ İLE PORTRE: SESSİZ BİR KAHRAMAN

Sousa Mendes’i bir heykel gibi değil, bir insan gibi düşünmek gerekir. On dört çocuk babasıydı. Dindar bir Katolikti. Hayatında hiçbir zaman “tarihe geçeceğim” iddiasıyla hareket etmedi. Sadece şunu söyledi: “İnsanları ölüme gönderemem.” Onu büyük yapan büyük sözler değil, sessiz cesaretti. Kahramanlık bazen bağırmaz. Bazen sadece kapıyı açar. Sousa Mendes o kapıyı açan evrensel bir insan, bir diplomattı.

BUGÜNE DÜŞEN MESAJ

Bugün dünya yeniden savaşlar, göçler ve sınırlarla boğuşurken, Sousa Mendes’in hikâyesi sadece tarih değildir; bir uyarıdır. Devletler çıkar konuşur. Ama tarihe kalan, vicdandır. Bugünün uluslararası ilişkiler öğrencileri, diplomat adayları ve konsolosları için onun mirası şudur: Hukuk ile ahlak çatıştığında, insan hayatı tarafsız kalınacak bir alan değildir.

SON SÖZ; AĞIR BİR İMZA

Sousa Mendes’in attığı her imza, bir bürokratik işlem değil; bir insanlık beyannamesiydi. Bazen tanklardan daha güçlü bir şey vardır: Doğru yerde atılmış bir imza. Ve belki de diplomasinin en yalın-vicdani ifadesi şudur: “İnsan hayatını, devlet çıkarının önüne koyabilme cesareti.” Aristides de Sousa Mendes, bugün binlerce insanın hayatını kurtardığı Fransa Bordeaux'ta anıt büstü ile bu cesareti bizlere hatırlatıyor.