Doğa hümanizmdir. Bu söz, insanın kendini put sanan kibirli hırsına vurulmuş bir tokattır. Günümüzün dünyasını patolojikleştiren düşünceler, ideolojiler ve kurgular, hümanizmi, insanı merkeze koymak diye öğretti; sonra da insanı doğadan koparıp onu yalnız, açgözlü ve yıkıcı bir varlığa dönüştürdü. İnsanın doğanın efendisi olduğu saplantıısı, bir medeniyet fikri değil, büyük bir ruh, maneviyat, akıl ve ahlak yozlaşmasıdır. İnsan, doğanın sahibi değildir. İnsan, doğanın içinde kısa bir süre konuşabilen kırılgan bir sestir ve kısa süreliğine varolabilen duyarlı bir varlıktır.
İnsan, doğanın karşısında duran bir özne değil, doğanın kendi üzerine eğilmiş bilincidir. İnsan eliyle düşünen doğadır, insan gözüyle gören doğadır, insan diliyle feryat eden doğadır. Bu yüzden insanı doğadan ayırmak, bir ağacı kökünden söküp hâlâ yaşadığını iddia etmeye benzemektedir. İnsan ile doğa arasında uçurum yoktur; yalnızca insanın doğada açtığı bir yara vardır. Ve o yara, her gün yıkım olarak büyümektedir.
Günümüzün bedevi barbarları, aklı tahakkümün hizmetine soktu. Bilim, hakikati dinlemek için değil, doğayı parçalamak için kullanıldı. Nehirler boruya çevrildi, ormanlar biçilmiş bedenlere, hayvanlar üretim nesnelerine, toprak ise sonsuz bir çıkar alanına dönüştürüldü. İnsan, tüketim makinesine indirgenirken doğa da sessizce kurban edildi.İ nsanın, kendi putlarına sunduğu en büyük kurban doğadır. Böylece ekolojik kriz sadece bir çevre sorunu olmaktan çıktı; insanın kendi varlığına karşı işlediği bir suça dönüştü.
Ekolojik yıkım, yalnız teknik bir felaket değil, ahlaki bir çöküştür. Doğadan kopan insan yalnız toprağı değil, merhameti de kaybeder. Ormanı yok eden, kendi içindeki derinliği de keser. Nehri kirleten, kendi vicdanını çamura bulur. Doğayı metalaştıran zihniyet, insanı da nesneye çevirir. Sonunda ortaya, yaşayan değil işleyen; hisseden değil hesaplayan; seven değil sahip olan bir varlık çıkar. Bu, insanın zaferi değil, çürümesidir ve çökmesidir.
İnsan, yaşamı emanet olarak değil, ganimet olarak görmeye başladığı gün düşmüştür. Her ganimetçi yaklaşım, sapkınlıktır ve vahşettir. Toprak, bir mülk değil, köklerin hafızasıdır. Su, bir kaynak değil, hayatın nabzıdır. Ağaç bir süs değil, varoluşun dik duran tanığıdır. Doğayı yıkmak, yalnızca biyolojik bir çevreyi yok etmek değildir; insanın kendi ruhuna açtığı savaştır. Ve bu savaşta kaybeden yalnız ağaçlar değildir. Bu savaşta kaybeden, insanın kendisi, kendi içindeki bütünlük ve ölçüdür.
Gerçek hümanizm, insanı doğanın efendisi ilan etmez. Gerçek hümanizm, insanı yaşamın ortak yasasıyla yüzleştirir. Hümanizm, üstünlük değil, sorumluluktur. Güç değil, inceliktir. Sömürmek değil, korumaktır. İnsan olmak, her şeyi kullanma hakkına sahip olmak değil; her şeyle birlikte kırılabilir olduğunu bilmektir. Bir ağacın devrilmesiyle sadece gölge eksilmez; dünyayı taşıyan anlam da eksilir. Bir nehir kuruduğunda yalnız su kaybolmaz; insanın geleceği de susuz kalır.
Doğa, insana yalnız beden vermez; ölçü verir, ritim verir, sabır verir, merhamet verir. Ormanlar sessiz bir dayanışmayı öğretir. Mevsimler zorbalık olmadan değişmeyi öğretir. Nehirler, direnmeden akmayı öğretir. Dağlar vakarı öğretir. Doğanın bilgeliği, hükmetmekte değil; birlikte var olmaktadır. İnsanlığın trajedisi, bu bilgeliği unutup her şeyi ele geçirmeye çalışmasıdır. Sonuçta elinde çok şey kaldığını zanneder, ama gerçekte ruhu dahil elinde kalan hiçbir şey yoktur.
Bugün iklim krizi, türlerin yok oluşu, toprağın çoraklaşması ve anlamın kuruması, insan merkezcilik şeklinde öğretilen kibirli, saplantılı, sapkın ve patolojik hümanizm anlayışından doğmaktadır. İnsan, kendisini dünyanın ölçüsü sanarken dünyanın dengesini bozdu. Kendi gücünü büyüttükçe kendi küçüklüğünü fark etmedi. Oysa özgürlük, doğadan kaçmak değil; doğayla çatışmadan yaşamayı öğrenmektir. Teknoloji tek başına kurtuluş değildir. Eğer kalp çürümüşse, en gelişmiş makine bile yalnızca yıkımı hızlandırır. Asıl ihtiyaç ekolojik bilgeliktir: yaşamı yönetilecek bir nesne değil, dokunulmaz bir emanet olarak gören bir bilinç.Doğa hümanizmdir derken kastettiğimiz şudur. Doğa, insanın ölçüsü olduğu sürece insan, her şeyin ölçüsüdür.
Doğa hümanizmdir; çünkü doğa çoğulluktur, dirençtir, sadeliktir, itirazdır, yaratıcılıktır, değişimdir, diriliştir, isyandır. Dağlar, mezhep sormaz. Nehirler pasaport tanımaz. Ağaçlar, ideolojiye ve doğmaya boyun eğmez. Toprak milliyet bilmez. Doğa, insanın kurduğu sahte hiyerarşilerin dışında, sessiz ama sarsılmaz bir hakikattir. Bu yüzden doğa, tek tipleştirici ahlaksızlıklara ve ahmaklıklara karşı bir başkaldırıdır. Hayat, çoğalarak yaşar; zorla birleştirildiğinde değil, özgür bırakıldığında yeşerir. Çoraklık, tek sesliliğin kaderidir.
Sahici hümanizm, insanı doğanın üstüne değil, doğanın içine yerleştiren hümanizmdir. İnsan, efendi değil, tanıktır. Sahip değil, emanetçidir. Merkez değil, halkadır. Değer, doğaya hükmetmekte değil; yaşamın bütünü karşısında eğilebilmektedir. Doğayı savunmak sadece çevrecilik değildir; insanın kaybettiği onuru, ölçüyü ve merhameti geri çağırmaktır. Toprağa yapılan her saldırı, insanlığın içinden bir parçayı koparmaktadır.
“Doğa hümanizmdir” fikri, yalnızca bir düşünce değil, bir meydan okumadır. Bu söz, insanı kendi maskesinden soyar. Ona şunu söyler: Ya yaşamla barışacaksın ya da kendi ellerinle kurduğun çölün içinde yok olacaksın. İnsanlığın geleceği, doğayı fethetmekte değil; doğayla yeniden akraba olabilmektedir. İnsanın gerçek evi beton değil, köktür. Beton geçicidir. Köksüzlük öldürür. Yaşamı yaşatan şey, doğaya hükmetmek değil, ona ait olduğunu kabul etmektir.
Doğa hümanizmdir. Bu çığlık, artık nazik bir öneri değildir. Bu çığlık, insanlığın ağzında gecikmiş bir hakikatin ifade edilmesidir. Doğayı savunmak, insanı savunmaktır. İnsanı savunmak, yaşamı savunmaktır. Yaşamı savunmak ise, insanın kendine rağmen bile doğaya dönmesini gerektirmektedir. Doğa, hümanizmin sınırı değil; onun en sert, en derin ve en vazgeçilmez başlangıcıdır, ortasıdır ve sonudur.