Ortadoğu'nun en ortası, Doğu'nun en doğusu, lambaların söndüğü, taşların ruhunun üşüdüğü, annelerin artık hiçbir şey anımsamadığı, gelin güvey seremonilerinin masallarda kaldığı, memleketin aklını zorladığı o yerdeyiz. ( Afrika'nın sıcak nefesindeki taze acı da tabi ki coğrafyamızın vazgeçilmez vaazı, kime bu avaz… Ah ey, ya ahx…)
Albümlerin hatırlanmadığı, geçmişin bile infaz edildiği, azabın gelişim sürecindeyiz…
Dramların metafizik boyutlarında kamburlaşan insanların hikayesindeyiz. Cehennem coşkusunun tavan yaptığı, -bu sefer hangi cellat kalabalıklaşacak metruk hayallerimizde- dediğimiz zamanı anımsayabilir misiniz lütfen…
Mıcır taşlarının hüznüne tanığım, kütüphane koridorlarının gulyabani tahayyülünü kurdurduğu, kitap raflarının kitapların hüznünden akıttığı yaş halin, masal olduğunu mu düşünürsünüz…
Gönül ne kadar da istikrar çizgisinde, gönül daim acı simetrisinde…
Kim ses verecek kelimelerimin koyu akıbetine, değirmen bile öğütemez acılarda, acılara sadık mihmandar…
Bu kelimelerimin cümleye dönüşmesi okuyana zulümdür biliyorum, gönüllerinize yas asrı yaşatılıyor, yaşatıyorum farkındayım, yüreklere taşlardan birleştirdiğim kelimelerle şiir yazılmak ne demek bilir misiniz, tam kaç yıl yaşamışım biliyor musunuz ya da anımsayabiliyor musunuz…
Gözyaşı heykelleri dikeceğim, ödesin bedenim bu hüznü, hakkıdır…
Çiçeklere sesleniyorum ve yalvarışım yağmurlara, ey ıhlamur sana da yazıklar olsun, ne oldu da, kim etti de bu hasreti ebedi hal ettiniz toprağımıza… Toprak! Örtecek misin bizi cidden ve de üşütecek misin…
Öyle inanıyorum ki: biz gerçek olamayız ya da her şey bir oyun. Aksi mümkün değil, yani hem yaşanılır ve de hem de aynı anda nasıl ölünür be azize…
Yani hem Sanemlerle oynaşmak ve de hem de aynı anda Rab nasıl sığsın bir kalbe… Sığdırıyorlar işte, bu yüzden bence biz gerçek olamayız… Tamam, biliyorum bunun konumuzla doğrudan ilgisi yok, işte bu yüzden dramların metafizik metaforuyuz… Anlatabildim mi yada anlayabildiniz mi?
Ne demiştik, acının coğrafyası, ah o, cihanı aydınlattığımız fetih niyazıyla yankılanan kara parçası… Şimdilerde çocukların ellerinin üşümekten yandığı, sana yazıklar olsun kalbim, nasıl dayanıyorsun öyle gamsız…
Niye yazdırıyorsunuz bana, yoksa aynı derdin adamı mıyız, ve yahut siz okuyanlar, sahi var mı okuyan, siz de mi aynı safahatın yolcusu, aksi kaldıramaz bu acı kelimelerinin cem olduğu yaprakların vebalini…
Hissediyorum, biliyorum ve görüyorum o yüzden kendimden eminim yani kelimelerimin yas devrine sürüklemesi insanı… Biliyorum ve tanığıyım bu acılara, duyan mahkemeler, merhamet ey zebaniler duyun kaç evde kaçıncı acı, her acının kaç kolu, kolların mecalsiz ve takatsiz çırpınışını…
Neyi mi biliyorum, çokbilmişin tekiyim değil mi, öyle, gerçekten de o acıların saltanatına şahidim. Her kadın gerçekten ve cidden acıların kraliçesi ve her çocuk acıların prensi ve prensesi… Olumlu sıfatlar acı cümlelerine oturmuyor değil mi…
Çocuklar demiştik, şarapnel parçalarını oyuncak eyleyen, gönül demiştik hüzün hazanında, bir de babalar diyelim o güçlü olan, o dayanabilen o acıların şahı ve padişahı olan, acı kelimesini kaçırmayın lütfen, acının üstadı olan babalar bilirim…
Tebessümler öylesine; çünkü gözbebeklerinin güldüğüne tanıklık eden o en son insanı kimse hatırlamıyor cidden, gerçek bunlar ama hakikat değil… Gerçek olan tebessüm değil, ruhların acıyla kıvrılarak göçüdür gerçek olan… Zulüm kervanına yazıklar olsun… Kervandı oysaki, gelip geçecekti, devran eyledi… Zulüm devranına yazıklar ola…
Son vermeliyim yine kelimelere, kalp hüzün pompalıyor ve damarlar acının çetin presinde…
Sizler herhalde matkapla delinen ruhların avazına tanık olmamışsınız ve Allah bilir kentlerinin topyekûn acı birliği ettiği uzlaşıyı da görmemişsiniz… Yeter! kelimelere yazık… Unutmadan söyleyeyim, gözyaşının pınarlara dönüştüğü şelaleye de gitmemişsinizdir…
İşte orası burası… Annelerin gözlerinde ki o ova… Ve de babaların sırtındaki akreplerin yuvalaştığı…
Dedim ya size birden bire ağlama seanslarında biz, sigara külü kadar kıymetsiz, dünyalının nazarında…
Lütfen unutmayın, bizi de alın o güzel diyarlara…