Dostum, ayı yavrular mı yumurtlar mı?

0

Babamın anlattığı bir hikaye gelir aklıma ara ara. Hikaye Zazacadan Türkçeye çevrilince çarpıcılığını yitiriyor ama yapacak bir şey yok. Önce hikayeyi anlatalım ardından payımıza düşecek hissenin ne olacağına birlikte bakalım. Efendim rivayet odur ki saflıkları, uyanıklıkları birbirine karışmış iki arkadaştan birisi diğerine "Dostum, ayı yavrular mı yumurtlar mı?" şeklinde merak ve ciddiyetle sorar. Soruya saflıklarından, uyanıklıklarından bihaber arkadaş, işin ciddiyetine ve mevzuya vakıf bir edayla arkadaşına şu cevabı verir: "Valla dostum, ayı dediğin hayvan öngörüde bulunmaya imkansız kılan bir hayvan. Ne yapacağını kestirmenin mümkünatı yok. Hiç belli olmaz ne yapacağı. O yüzden yavrulaması da yumurtlaması da mümkün."

Hikayeyi hatırladıkça mevcut ahvalimiz, ilişki biçimimiz ve meseleleri ele alma ve çözümleme tarzımız zihnimde canlanıyor. Saflık, uyanıklık karışımına eklenen içeriksiz ciddiyet sosu vaziyetimizi trajikomik bir hale büründürüyor. Ne sorulan sorunun mahiyeti, ne sorulan kişinin ehliyeti ne de verilen cevabın niteliği dikkate alınıyor. Artık uyanıklık, saflık üzerine geçirilen ciddiyet perdesi üzerinden işler tevarüs eden bir ilişki biçiminin mekanikleşen rutinine havale ediliyor: anlamsız bir soru, lüzumsuz bir cevap ve körler-sağırlar birbirini ağırlar modu.

Ortada ziyadesiyle soru, ziyadesiyle cevap ve ziyadesiyle uygulama var. İnanılmaz bir emek harcanıyor, haddi hesabı olmayan bir sermaye aktarılıyor, zaman ayrılıyor. Projeler, eylem planları, stratejik planlar vs. Sürece kaptırdığınızda kendinizi başınızın dönmemesi mümkün değil.

Lakin şu hengameden, şu curcunadan azıcık kendimizi geri çektiğimizde içinde debelendiğimiz nahoş vaziyetin sıradanlığı hayret uyandırıcı oluyor. Yukarıda babamdan naklen anlattığım hikaye hayatın zorlu koşullarına kendince tutunmaya çabalayan iki garibanın gülünç macerası zannedilmesin. Hayır, bürokrasinin işleyişinden ekonomiye, sivil toplumun ahvalinden medyaya, siyasetin vaziyetinden din-diyanete uzanan bir ölçekte ana akım ilişki olarak yürüdüğünü gözlemliyoruz.

Konuştuğu mevzuyu, kavramı, kelimeyi, alanı keyfe keder bir ilişkinin dolgusu olarak görenlerin haliyle başka türlü bir ilişki üretmesi mümkün olmuyor. İlginç olan husus söz konusu gidişin, tarzın, eyleyişin sadra şifa olamayacağını görenlerin ve bilenlerin hiçbir şey olmuyormuş gibi devam etmeleri hatta şüphe duyar hale geldikleri söz ve uygulamalarını aynen muhafaza etmeleridir, bunda kararlılık göstermeleridir. Anlaşılan o ki şüphenin büyüklüğüyle orantılı şekilde söz ve uygulamalarını şiddetlendirdiklerinde sorunun üstesinden geleceklerini varsayıyorlar. Ciddiyet, ağır abi edalarının bizatihi mevzuyu çözmeye yetecek enstrümanlar olduğunu zannediyorlar.

Eğitim mevzusunun mahiyetinden, derunundan bihaber pek çok kifayetsiz muhteris, konunun iteklendiği teknik parkurunda çözülebileceği yanılsamasına kendini kaptırıyor, bizi de peşinden sürüklemeye çağırıyor. Kültür, inanç dünyamızın temel parametreleriyle intibakı bir takım kuru sembolle mukayyet hale gelmiş pek çok şekilci, tüm müktesebatı araçsallaştırarak döndürdüğü dolaba laf etmememizi bilakis bu misyon ifası aldatmacasına alkış tutmamızı, omuz vermemizi talep ediyor.

Ayıdan, ayının dünyasından zerre miktar haberi olmayanlar hem soruyu soruyorlar, hem cevabı veriyorlar hem de verdikleri cevabın yegane cevap olduğuna kaniler. Bunlar ilgilendikleri alanı bilmedikleri gibi daha da vahimi alanı bilmediklerini de bilmiyorlar. Tüm o cafcaflı söylem kendi varlıklarının antitezi olarak konumlandırdıkları, kendi kimliklerinin "kurucu dışı" olarak ileri sürdükleri kesimleri mahkûm ederken beri yandan o kesimden tevarüs eden zihniyet kalıbından somut çözümlere değin pek çok uygulamanın sürdürücüsü olduğunu fark edemiyor. Meselenin sadece bir aktör değişimi, onun gidip yerine kendisinin gelmesi olduğunu varsayıyor. İşin, düzenin, anlayışın, usulün, esasın ne olduğunu, sürecin nasıl tanzim edildiğini kurcalamıyor veya kurcalayamıyor.

Dolayısıyla gözü kapacağı ihaleden başka bir şey görmeyen müteahhittin, mevki ve makam hesaplarında ihtisaslaşan bürokratın, yüklü aylığı hatırına mücadelesini ortamı alabildiğine kızıştırarak veren medya erbabının medeniyet inşacısı rolünde arz-ı endam etmesinde şaşılacak bir şey yok. Zira sivil toplum örgütlerimizin, dernek, vakıf ve cemaatlerimizin görev kaçkınlığını vatan savunusu belledikleri, kanaat önderlerimizin devlette baremli olmayı en temel misyon edindikleri bir vaziyette şüphesiz ayının yumurtlaması pekala düşünülebilir, hatta yumurtlaması anlamlı bir cevap-seçenek olarak görülebilir. Düşüncenin, cevabın ve çözümün niteliği bu seviyede olduğuna göre biraz had bilmekte sanırım herkes için yarar var. Zira haddini bilen potansiyelini harekete geçirebilir. Haddini bilmeyen bırakın potansiyelini harekete geçirmeyi zaten elindekini takdir edemez.