Dünya Sisteminin Paradigma Arayışı

Müslüman dünyanın içinde bulunduğu çok katmanlı krize bakarak, İslam düşüncesinin bir geleceğinden bahsetmenin biraz ironik olacağı düşünülebilir. Bir yandan Batı’nın hala devam eden egemenliği, diğer yandan dünyadaki yeni güç odakları ve nihayetinde İslam dünyasının durumu İslam düşüncesinin geleceğine dair ümitsizlikleri besliyor görünmektedir.

Öncelikle içinde yaşadığımız dünyayı şu bileşenler etrafında betimleyebiliriz. Birincisi, modern zamanlarda hem bilgi hem de güç olarak egemenliğini sürdüren Batı düşüncesinin paradigma zayıflığı söz konusu olsa da, güç temerküzünü devam ettirmektedir. Amerika’nın İran’la savaşı bize göstermiştir ki, artık Batı daha önce bilgi ve paradigma üzerinden biriktirdiği güçle hareket etmektedir.

Bu gücün ne kadar daha batı düşüncesini idare edeceğini tabii ki kesin olarak bilemeyiz. Çift kutuplu dünya güç odaklarının fazlalaştığı bir dünyaya doğru evrildi. Bu bağlamda Amerika’yı zorlayan Çin’in yeni ekonomik bir güç olduğunu görmekteyiz. Çin uyguladığı ekonomi-politikle bu gücünü artırmaya çalışmaktadır. Çin bu gücünü inovasyon ve üretimle sağlıyor görünmektedir. Bu elbette bir güç ve başarıdır. Fakat Çin’in dünyaya sunmuş olduğu düşünsel bir paradigma bulunmamaktadır.

Bu paradigma eksikliği aslında dünyanın bugünkü manzarasında kendisini göstermektedir. Başta belirttiğimiz muğlaklıklar bu sebeple devam etmektedir. Amerikan imparatorluğunun gerileyişi ile Çin’in ekonomik yükselişi arasındaki gerilim devam etmektedir. Bu durum bir yandan dünyada yeni güç ve merkez arayışını göstermekte diğer yandan yeni dünya düzeninin neye göre oluşacağı ile ilgili arayışları hızlandırmaktadır.

Petro-dolar imparatorluğunun yerine geçecek arayışlar devam etmektedir. Tabii ki bu geçişin kolay olmayacağını bekleyebiliriz. Çünkü doların egemenliğini, kaybetmesi dünyanın dengesini de etkileyecek önemli bir ögedir. Yuan’ın rezerv para olabilmesi mümkün müdür? Fakat dünyada yeni dengelerin kurulması sadece rezerv para ve maddi güç ile değil, aynı zamanda bir strateji ve paradigmayı gerektirmektedir. Bunu devralacak bir paradigma ortada görünmemektedir açıkçası.

Bunların dışında Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya gibi küresel aktörler diyebileceğimiz güçleri de zikretmeliyiz. Fakat İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkeler zaten paradigmal olarak öncülerdir ve Amerika ile aynı potada yer almaktadırlar. Amerika bir açıdan Kıta Avrupası’nda üretilen paradigmanın pragmatik yansıması olarak durmaktadır. Dolayısıyla hepsini aynı düzeyde değerlendireceğimiz Batı düşüncesi kendi paradigmasını yenileyemediği gibi zayıflamıştır. Rusya da bu paradigmanın bir başka tezahürü olarak ortada durmaktadır.

Çin ve Japonya ise modernleşme noktasında epey yol almış olmakla birlikte, Batı paradigmasına bağlıdırlar ve yeni bir önerileri görünmemektedir. Sadece temerküz ettikleri güce bakıldığında Çin ve Japonya’yı da sistemin içinde güç odakları olarak okumak mümkündür.

Doğrusu dünya konjonktürünün bu arayışları ve muğlaklığına dikkat kesildiğimizde postmodern ideolojiyle uyumluluğunu anlamak mümkündür. Postmodernlik modern düşünce ve paradigmanın eleştiriye uğrayan boyutlarına yama yapan bir yaklaşımdır ancak onu tanımlayan en önemli öge; kapitalizmin yeni bir aşaması olmasıdır. Doğrusu kapitalizmin yeni aşaması olması paradigması zayıflamış güç temerküzünü açıklamaktadır.

Diğer yandan postmodernliğin bizzat küresel ulus aşırı sermaye ve piyasanın sıkı bir ideolojisi olarak devrede olduğunun altını çizmeliyiz. Bu durum tüm dünyada borçlandırma, tüketim, belirsizlik, global adaletsizlik, kuralsızlık vb. şeklinde halkların önüne gelmektedir. Neticede bu handikapları aşacak bir paradigmaya ihtiyaç bulunmaktadır.