İçinden geçtiğimiz çağ, insanın güven duygusunu zorlayan bir dönem. Savaşlar, bölgesel çatışmalar, ekonomik belirsizlikler, toplumsal kutuplaşmalar… Dünyanın birçok yerinde insanlar yalnızca fiziksel değil, psikolojik bir tehdit algısıyla yaşıyor. Böyle bir atmosferde duygularımız daha görünür, daha yoğun ve bazen daha karmaşık hale geliyor. Peki gerçekten duygularımıza gereğinden fazla mı anlam yüklüyoruz, yoksa onları doğru yerden mi okumayı bilmiyoruz?
Duygular, insanın hayatta kalma ve uyum sağlama sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır. Her duygu bir mesaj taşır. Canımız yandığında geri çekilmek istememiz, tehdit hissettiğimizde tetikte olmamız, mutlu olduğumuzda o deneyime yeniden yönelmemiz tesadüf değildir. Duygular bu anlamda bir yön bulma mekanizmasıdır. Ancak yön göstermek başka, yönetmek başkadır.
Bugün birçok insan sürekli bir alarm halinde yaşıyor. Haber akışları, sosyal medya, belirsiz gelecek senaryoları… Sinir sistemi gerçek bir tehlike ile sembolik bir tehdit arasında çoğu zaman ayrım yapamaz. Kalp hızlanır, kaslar gerilir, mide düğümlenir. Otonom sinir sistemi devreye girer. Beden kendini savunmaya hazırlar. Oysa ortada çoğu zaman fiziksel bir savaş alanı değil, zihinsel bir tehdit algısı vardır. Bu kronik uyarılmışlık hali, bireysel ve toplumsal düzeyde sabrı azaltır, öfkeyi artırır, empatiyi zayıflatır.
Duygular evrenseldir, ancak deneyimleniş biçimleri özeldir. Öfke buna iyi bir örnektir. Hafif bir huzursuzlukla başlayıp yıkıcı bir taşkınlığa dönüşebilir. Kontrolsüz öfke bireyi ve toplumu yaralayabilir. Düzenlenmiş öfke ise sınır koyabilir, adalet talep edebilir, değişim başlatabilir. Aynı duygu, farklı bilinç düzeylerinde bambaşka sonuçlar doğurur.
Bu noktada kadim öğretiler de bize benzer bir dengeyi hatırlatır. İnsan hem duyguları olan hem de onları yönetme sorumluluğu taşıyan bir varlıktır. İnanç geleneğinde “kalp” yalnızca hisseden değil, aynı zamanda idrak eden merkez olarak anlatılır. Yani kalp, sadece titreşen bir duygu alanı değil, hikmeti arayan bir bilinçtir.
Sabır, duyguyu bastırmak değil, duygunun içinden taşmadan geçebilme gücüdür. Tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değil, elinden geleni yaptıktan sonra sonucu ilahi düzene bırakabilmektir. Şükür, sorunları inkâr etmek değil, var olan nimeti görebilme kapasitesidir. Bu kavramlar, duyguyu yok saymaz, onu terbiye eder.
Duygular iyi ya da kötü değildir, işlevseldir. Üzüntü kaybı anlamamıza yardım eder. Korku bizi korur. Kaygı hazırlıklı olmamızı sağlar. Sevinç bağ kurdurur. Sorun duygunun varlığı değil, onunla kurduğumuz ilişkidir. Duygulara ya tamamen teslim oluruz ya da onları bastırmaya çalışırız. Oysa her iki uç da sağlıklı değildir.
Duygular zihnin önerileridir, kesin hükümleri değildir. Bir şeyden korkuyor olmamız, onun mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmez. Öfkeli hissetmemiz, yıkıcı davranmamızı zorunlu kılmaz. Umutsuzluk hissetmemiz, gerçekten umut olmadığı anlamına gelmez. İnanç perspektifinden bakıldığında ise insanın kalbi, şartların değil, yöneldiği hakikatin izinden güç bulur.
Bugün dünya birçok açıdan güven sarsıcı olabilir. Ancak güven yalnızca dış koşulların ürünü değildir. İçsel düzenleme kapasitemiz, düşünme becerimiz, değerlerimiz ve bilinçli seçimlerimiz de güvenin kaynağıdır. Manevi bakış açısı, insanın yalnız olmadığını hatırlatır. Bu hatırlayış, sinir sistemini sakinleştiren en derin duygulardan biridir.
Belki de asıl mesele duyguların aşırı değerlendirilmesi değil, duyguların rehberlik ettiği ama yönetmediği bir dengeyi kuramamaktır. Duygularımızı dinlemek, anlamak ve düzenlemek… Ve aynı zamanda onları daha büyük bir anlam çerçevesine yerleştirebilmek… İşte ruhsal sağlamlık tam da burada başlar.
Çünkü insan yalnızca hislerinden ibaret değildir. İnsan, düşünebilen, anlamlandırabilen, değer seçebilen ve yön belirleyebilen bir varlıktır. Duygular pusuladır. Fakat rotayı değerlerimiz çizer.
Belki de çağımızın en büyük psikolojik ve manevi sınavı budur. Alarm halinde yaşayan bir dünyada, kalbi diri ama zihni berrak kalabilmek. Duygularımızı ne yüceltmek ne de yok saymak… Onları anlamın içine yerleştirmektir.