SÖYLEŞİ: ÖZLEM DOĞAN
Her sokağı bir tarih sayfası olan İstanbul; sadece taşın ve toprağın değil, rafine bir Türk-İslam medeniyetinin de kalbidir. Ancak zamana meydan okuyan bu ihtişamlı şehir, son çeyrek asırda kontrolsüz büyümenin ve modern hayatın getirdiği kültürel yozlaşmanın gölgesinde kalıyor. Mahalle kültürünün yerini alan site hayatı komşuluğu eritirken, sosyal medyanın girdabında şekillenen yeni dünya düzeni, kuşaklar arası o sessiz ve asil edep aktarımını da sekteye uğratıyor. Eski İstanbul nezaketi çerçevesinde toplumların ve değerlerin yozlaşmasını Araştırmacı Yazar Mehmet Mazak’la konuştuk.
OLMAZSA OLMAZIM ŞEHİR
Bir İstanbul yazarı olarak bu kadim şehir sizin için ne anlam ifade ediyor?
İstanbul benim zevk-i selim sahibi olmama vesile olan gönlümün başkentidir, benim için olmazsa olmazdır. Bu şehrin dışına çıktığımda bir hafta sonra nefes alamadığımı görüyorum. Hayata bir daha gelsem yine bu şehirde yaşamayı, bu şehre hizmet etmeyi ve bu şehrin üzerine okumayı ve yazmayı düşünürüm.
Bir de kalabalık ve kaosunda yaşanmaz diyenler var?!
Bu şehrin tarihine kültürüne medeniyetine aşinaysanız ve kendinizle bütünleştirebiliyorsanız mutlu olabilirsiniz. Eğer kendinizi bu şehre ait hissetmezseniz vücudun iltihabı dışarıya attığı gibi İstanbul’da sizi dışarı atar. Ruhu ve kimliği olan İstanbul’a yaşayan bir canlı olarak bakmak gerekiyor.
İSTANBUL BAŞLI BAŞINA ÜNİVERSİTE
Ne kadar okursa okusun İstanbul’un kaldırımlarını çiğnemeyen insanda hep bir şeyler eksik kalıyor gibi… Ne kadar hoyrat davransak da hep genç kalan İstanbul’a karşı içimizi kaplayan o şefkat hissini nasıl tanımlarsınız?
İstanbul’a doğru yaklaştığınızda, bu şehrin bir anne şefkatiyle sizi kucakladığını, sarmaladığını, size dualar ettiğini ve sizi geleceğe taşıdığını görebilirsiniz. Çevremde bu şehir üzerine düşünen, yazan, okuyan ya da okuyup yazmasa bile gönülden seven o kadar çok insan gördüm ki; bu şehir onları her zaman çok özel yerlere taşıdı. Lise hayatımı memleketimde tamamladım. Orada okurken İstanbul’da eğitim görmüş, Fatih’te kalmış bir hocamız vardı. Bize hep ‘Gençler, Anadolu’nun en iyi üniversitesinde okuyacağınıza gidin İstanbul’da dört sene gezin. Bırakın okumayı, İstanbul’un kaldırımlarında yürümek bile size bir üniversite mezuniyeti sağlar’ derdi. Ben de henüz 12 yaşındayken gelip Tophane Çeşmesi’nden su içmiş bir kişi olarak, lise yıllarımda geceleri sabahlara kadar bu şehre yeniden kavuşabilmek için uyuyamazdım. Sınav sonuçları açıklandığında İstanbul’a kavuşmuş oldum.
Boğaziçi, erguvanları, servileri, edebiyatıyla anılsa da başta Ayasofya Camii olmak üzere birçok kadim mirasın da sahibi olan şehrin bu çok yönlülüğü hakkında ne söylersiniz?
İstanbul sadece kültürün ve edebiyatın değil, siyasetin de en yoğun yaşandığı, dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir yer. Burası şehirlerin kraliçesi. Sadece imparatorların değil, herkesin kalbini fetheden bir cazibe merkezi. İstanbul, aşkla kurulmuş bir şehirdir.
Napolyon’a atfedilen ‘Dünya tek bir imparatorluk olsaydı, başkenti İstanbul olurdu’ sözünün yanı sıra Edmondo De Amicis, sabaha karşı Sarayburnu’ndan şehre girişini, Galata Kulesi’ni, Süleymaniye’yi ve Haliç’i gördüğünde ‘İstanbul’a bir bakışımı, bir imparatorluğa değişmem’ diye özetler.
TÜM DUYULARA HİTAP EDİYOR
Ülkemizin her şehri ayrı ayrı zenginliğe sahip. Peki İstanbul’u diğer şehirlerimizden ayıran en önemli özellik nedir?
Bir insanın nasıl görme, koklama, duyma, tatma yetileri varsa, şehirlerin de duyuları vardır. Bazı şehirler tek bir duyuyla öne çıkar; mesela Gaziantep gastronomisiyle, Konya mistik tınısıyla büyüler. Fakat İstanbul, insanın bütün duyularına aynı anda hitap eden kadim bir şehirdir.
Bir de madalyonun diğer yüzü var. Geçmişten günümüze yaşanan yoğun göç dalgaları ve demografik değişimler Türkiye ve İslam dünyası genelinde büyük bir kültürel aşınmaya, yozlaşmaya neden oldu. Bu coğrafyaya; insanımıza ne oldu?
Eskiden Beyoğlu’na, yani İstiklal Caddesi’ne çıkacak bir hanımefendi veya beyefendi, 1980’li yıllara kadar en güzel kıyafetlerini giyer, saçına, tıraşına özen gösterir, caddeye öyle adım atardı. Şirket-i Hayriye vapurlarının meşhur bir hikâyesi vardır: Beykoz vapurunun kaptanı sürekli seferlere geç kalırmış. Bir gün genel müdür kaptanı çağırıp nedenini sormuş. Kaptan da ‘Çengelköy’ün zerzevatçısından, Beylerbeyi’nin teşrifatçısından, Kuzguncuk’un haşaratçısından dolayı geç kalıyoruz’ diye cevap vermiş. Yani Beylerbeyi’nin kibar hanımefendileri ve beyefendileri iskelede birbirlerine ‘Siz önden buyurun, hayır siz buyurun’ diye nezaket göstermekten vapur zaman kaybediyormuş! İşte biz bu rafine, damıtılmış Türk-İslam medeniyetinin kültürünü kaybettik. Dışarıdan gelen devasa baskı ve göç, bu değerleri eritti. Bugün İstanbul’da ne yazık ki eski İstanbullu kalmadı; şehir adeta büyük bir metropol köye dönüştü.
EVLER ARTIK OTEL GİBİ OLDU
Toplumumuzu ayakta tutan aile yapımız ve örfümüz de yara aldı. Kalabalıklar arasında yapayalnız yaşayan bireyler haline geldik. Bunun nedeni nedir?
1960 ve 70’lerdeki ilk büyük göç kırılmasından sonra, asıl büyük darbeyi 90’lı ve 2000’li yıllardaki kontrolsüz büyüme ile aldık. 2000’lerden sonra dikey yapılaşma ve site kültürü inanılmaz arttı. Burada çuvaldızı kendimize batırmamız lazım. Bizim medeniyetimizin merkezinde komşuluk ilişkileri otururdu; sitelerle birlikte komşuluğu ve mahalle kültürünü kaybettik. Evler küçüldü; 3+1’lerden 1+1’lere, hatta stüdyo dairelere geçildi. İnsanlar artık evleri sadece otel gibi kullanıyor.
‘Nerede o eski günler, o eski bayramlar’ hayıflanışı sadece yaşlıların sitemi olarak mı kalacak? Sanki bu durumdan gençler de memnun değil, öyle değil mi?
Eski nesiller geniş ailelerde, büyüklerinin yanında büyürdü. Çocuklara ahlakı veya edebi anlatmanıza gerek kalmazdı; onlar hayatı yaşayarak, büyüklerinden görerek davranış kalıplarını özümserlerdi. Şimdi ise çekirdek ailelerde tüm odak çocukların üzerine kaydı ve bunun üzerine bir de sosyal medyanın "var olma ve sürekli görünme" sevdası eklendi. Halil Cibran’ın "Sen çölün ortasında tek başına bile olsan şarkını söylemeye devam et; seni bir duyan ve işiten olacaktır” sözü adeta benim felsefemdir. Kendimizi sürekli birilerine kanıtlamak, göstermek zorunda değiliz.
KÜLTÜREL OLARAK TEKTİPLEŞTİK
Bugün sosyal medyada görüyoruz; büyüklere saygının yok olduğu toplu taşıma araçlarından, çocukların mezuniyet törenlerini adeta birer nişan törenine çeviren öğretmenlerin paylaşımlarına kadar büyük bir değer erozyonu var. Nasıl bu hale geldik?
En acısı da kültürel tektipleşme. Bugün Kars’a da gitseniz, Mersin Torosları’na da gitseniz, İstanbul’un göbeğine de gitseniz düğünlerde çalan müzikler, oynanan oyunlar hep aynı. Eskiden her yörenin kendine has bir değerler manzumesi vardı. İstanbul, tüm bu yerel renklerin rafine bir biçimde buluştuğu yerdi. İşte bu yüzden, değerlerimizi ve aile kültürümüzü koruyarak İstanbul’u bu "metropol köy" görüntüsünden acilen kurtarmamız gerekiyor.