Eğitimde Görmezden Geldiklerimiz

Türkiye’de eğitim sistemi uzun yıllardır tartışılıyor. Sınav sonuçları, uluslararası karşılaştırmalar, genç işsizliği, üniversite mezunlarının yetkinlikleri… Her veri bize bir şey söylüyor ama çoğu zaman bu verilerin işaret ettiği temel gerçeği dile getirmekten kaçınıyoruz. Oysa artık açıkça söylemek gerekiyor: Kral çıplak.

Maalesef Bugün eğitim sistemimiz, “bilgi yükleyen” ama “insan yetiştiremeyen” bir yapıya dönüşmüş durumda. Öğrenciler yıllarca sınavlara hazırlanıyor, test çözmeyi öğreniyor, fakat hayatı anlamlandırma, problem çözme, iletişim kurma ve üretme becerilerinde ciddi eksikliklerle mezun oluyorlar. Bunun temel nedeni, sistemin odağını bireyin gelişiminden çok ölçme ve sıralamaya kaydırmış olmasıdır.

Geldiğimiz noktada Eleştirel düşüncenin yeterince teşvik edilmemesinden dolayı Öğrenciler “neden?” diye sormak yerine “doğru cevap hangisi?” sorusuna odaklanıyor. Bu da merakı köreltiyor. Oysa sağlıklı bir nesil, sorgulayan, hata yapmaktan korkmayan ve kendi fikrini geliştirebilen bireylerden oluştuğunun farkındayız.

Fark edilmesede, öğretmenlerin sistem içindeki rolü giderek zayıflatıldı. Oysa eğitimin kalitesi doğrudan öğretmenin niteliği ve motivasyonuyla ilgilidir. Öğretmeni desteklemeyen, onu sürekli değişen müfredat ve bürokratik yüklerle yoran bir sistemin başarılı olması mümkün değildir.

Peki ne yapılmalı?

Bu gerçeği daha net görmek için bazen aynaya değil, Dünyanın farklı yerlerinde başarıya ulaşmış sistemlere bakmak gerekir belkide. Örneğin birçok Avrupa ülkesi bu tür sistemsel sorunları çoktan aşmış durumda.

Türkiye ile bu ülkelerdeki yaklaşımları yan yana koyduğumuzda farkın yalnızca teknik olmadığı, aynı zamanda zihniyet farkının olduğu görülür.

Türkiye’de eğitim sistemi büyük ölçüde merkezi, sınav odaklı ve tek tip bir başarı anlayışına dayanırken birçok Avrupa ülkesinde sistem daha esnek ve çok katmanlıdır. Öğrenciler erken yaşlardan itibaren akademik, mesleki ya da teknik farklı eğitim yollarına yönlendiriliyor.

Özellikle “dual (ikincil) sistem” olarak bilinen mesleki eğitim modeli, öğrencilerin hem okulda hem de iş yerinde eğitim almasını sağlıyor. Bu sayede gençler mezun olduklarında yalnızca diploma değil, gerçek iş deneyimi de kazanmış oluyorlar.

Türkiyede ise Üniversite mezunu gençlerin bile önemli bir kısmının eğitim aldıkları alanda iş bulmakta zorlanması eğitim sistemimizin ülkenin ihtiyaçlarından bağımsız olarak ilerliyor olmasından değilmidir? Olması gereken eğitim sisteminin doğrudan ekonomiyle ve ülkenin asli ihtiyaçları ile entegre omasıdır.

Ve bugün yapılması gereken; Eğitim, sadece akademik bilgi üretme süreci olarak değil, insan yetiştirme süreci olarak yeniden tanımlanmalı. Çünkü sağlıklı bir nesil; düşünen, üreten, empati kurabilen ve kendini gerçekleştirebilen bireylerden oluşur.

Bu konuyu bir nebze haletmiş dediğimiz ülkeler belki kusursuz bir model değiller. Ancak bazı konularda gerçeği daha erken kabul etmiş ve sistemini buna göre şekillendirmiş ülkelerdir. Türkiye’nin de artık aynı cesareti göstermesi gerekiyor.

Zira Kralın çıplak olduğunu kabul etmek, onu giydirmek için atılacak ilk adımdır.

Evet, Amaç sadece sınav kazandırmak değil, hayata hazır bireyler yetiştirmek olmalı. Projeler, takım çalışmaları ve gerçek hayat problemleri eğitim sürecinin parçası haline gelmeli.

Vede en Önemlisi Öğretmenlere daha fazla mesleki gelişim imkanı ve daha güçlü bir mesleki saygınlık sağlanmalı. Çünkü iyi öğretmen olmadan iyi eğitim olmaz.

Eğitimin sadece akademik başarıdan ibaret olmadığı kabul edilmeli. Sağlıklı bir neslin, sadece bilgiyle değil, karakterle de inşa edileceğini bilmeliyiz.

Artık gerçeği görmezden gelme lüksümüz yok. Eğitimde sorunları kabul etmek bir zayıflık değil, aksine çözümün ilk adımıdır. “Kral çıplak” diyebildiğimiz gün, değişim de başlayacaktır.