Eğitimden önce ahlak!

Bütün Türkiye’yi üzüntüye boğan bu elim olayın bir daha yaşanmaması için herkesin tam sorumluluk bilinci içinde elinden geleni yapması gerekiyor. Muhterem Cahit Hınıslıoğlu’nun ifadesiyle “SORUMLU BİZİZ” diyerek, başkalarını suçlama kolaycılığından kaçınmamız, ilk ve son sözümüz olmalı.

Birkaç gündür ibretle ve dikkatle; yazılan yazıları, yapılan paylaşım ve yorumları takip ediyorum. Artniyetli kişilerin kasıtlı ve düşmanca ifadelerini bir yana bırakırsak, aydın geçinen birçok insanın sıradan ve kalıplaşmış suçlamaları yine öne çıkıyor. Olayın sorumluluğunu hemen laik, seküler düzenin üzerine yıkanlar, “ben bunu daha önce söylemiştim” diyerek enaniyetini ortaya koyanlar, eğitim sisteminin toptan değiştirilmesi gerektiğini savunanlar dikkati çekiyor. Keder ve acı üzerinden siyaset yapmaya kalkanları, hedeflerine Bakanı ve hükümeti koyanları bahsimizden hariç tutuyorum.

Elbette hepimiz üzüntülüyüz. Bu yüzden bazı aşırı yorum ve ifadeler olabilir. Önemli olan başkalarını suçlamadan kendi sorumluluğumuzun farkında olmak ve ümitsizliğe düşmemektir. Bir yapıyı ayakta tutan kolonların hepsi güçlü ise bina ayakta durur, birkaç tanesi çürükse diğerlerinin sağlamlığı fayda etmez. Toplumda siyasi yetkililer başta olmak üzere, okul idarecileri, öğretmenler, veliler ve öğrenciler eğitim binasının kolonlarıdır. Birinde görülen zafiyet tüm binayı çökertebilir. Öyleyse adına “TOPYEKÜN SORUMLULUK” diyebileceğimiz bir sosyal bilincin yerleşmesi ve sağlamlaşması gerekiyor.

Sözü uzatmadan birkaç temel mesele üzerinde durmak istiyorum.

Birincisi; gerçekçi olmak. Hayalleri ve idealleri karıştırmadan mevcut sistem içinde yapılabilecek iyileştirmeler üzerinde çalışmak, tavsiyede bulunmak. Sürekli eğitim sistemini kökten değiştirmek gibi söylemlerin, bugünkü problemlere çözüm olmayacağını idrak etmek.

İkincisi; problemleri, okul idaresi, öğretmen, veli üçgeni içinde çözmeye çalışmak. Dışarıdan yapılacak, denetim, baskı ve müdahale ile meselelerin daha da içinden çıkılamayacak hale geleceğini bilmek.

Üçüncüsü; hiçbir ön şart olmadan evlatlarımızı ahlaklı ve erdemli olarak yetiştirmek. Aile yapısı, inancı, yaşayışı, siyasi eğilimi ne olursa olsun, toplumun her kesiminin kabul edeceği ortak ahlaki değerleri yaygınlaştırmak. Özellikle ilk ve orta okulda bu ahlak ve terbiye eğitimine özen göstermek.

Biraz da kavramların üzerinde durmak gerekir. Mesela öğretim ve eğitim gibi. Bu kavramların temeli talim ve terbiye mefhumlarına karşılık gelmektedir. Günümüzde bu kavramlar, sadece “Talim Terbiye Kurulu” adında kalan manası unutulan göstermelik bir ifadedir.

Bugün okullardaki tüm faaliyetler öğretim (talim) kapsamında değerlendirilebilir. Pekala bu kurumların eğitim yani terbiye tarafı nasıl ihmal edilmiş veya kime bırakılmıştır? Bu temel eğitim meselesini basitleştirilmiş “Ahlak Bilgisi” dersiyle çözmek mümkün değildir. Öyleyse evlatlarımızın terbiye eğitimi, okul ve aile işbirliğiyle verilebilir. Bu terbiyenin verilmesi için Milli Eğitim sisteminin kökten değişmesini beklersek çok geç kalmış oluruz.

Burada en önemli husus, öğretmenlerin şahsi görüşlerinin değil ortak ahlaki değerlerin yerleştirilmesidir. Toplumun ortak ahlaki değerlerde buluşmadığını iddia etmek doğru değildir. Somut örnek vermek gerekirse; saygı, sevgi, paylaşma, kardeşlik, vatan, millet ve bayrak sevgisi, örf ve adetlere, dini ve kutsal değerlere bağlılık, çalışkanlık ve milli şuur gibi hasletlere sahip olmak sayılabilir. Ancak şahsi ve olumsuz yönlendirmeleri mutlaka önlemek gerekir.

Bu noktada evlatlarımızı aile ve okul dışında etkisi altına alan dijtal mecraları yok saymak mümkün değil. Dijital oyunlar, sosyal medya ve tv dizilerinin etkisinden kurtulabilenler ancak belli bir seviyede ahlaki değerlere sahip olabilir. Hatta bu dijital mecraları öğrencilerimizin ve toplumun ortak değerlerini güçlendirmede kullanabiliriz. Hem devletin hem sivil toplum kuruluşlarının bu yönde ciddi adımlar atması gerekir. Unutulmasın ki birşeyi yasaklamak değil, doğruya yönlendirmek her zaman daha kolay ve etkilidir.