En büyük isyanım susmak

Şimdi bazı şeyleri suskunlukla geçiştireceğim” diyordu Kafka. Konuşmanın ve hakikati söylemenin bir hayli zahmetli olduğu bir dönemdeyiz. Beni takip eden dostlar, doğruyu dümdüz söylemekten kaçınmadığımı bilir.

Fakat öyle bir çağa denk geldik ki, Tolstoy’un ifadesiyle; “Her şey koca bir rezilliğin etrafında dönüp duruyor. Hepsi de memnun, böyle olması gerektiğinden eminler, ölene kadar bu şekilde devam etmeye razılar.”

Dostoyevski bunu daha farklı bir bakış açısıyla dile getiriyor; “Bir mahkûmun kaçmasını engellemenin en iyi yolu, onun hapiste olduğunu asla bilmemesini sağlamaktır” diyor.

Böyle bir tuzağa düşürdüler bizi. İçinde bulunduğumuz rezaleti fark edemeyecek kadar tüm kaçış yollarını tıkadılar. Sonra büyük bir memnuniyetle bu hapishanede yaşamaktan keyif almaya başladık.

Onu demek istiyorum; Haykıracağınız hakikati artık kaç kişi dikkate alır? Doğruyu büyük bir cesaretle söylemeniz ne kadar tesirli olur?

Herkes etrafında dönen rezillikten memnun görünüyor. Hal böyle olunca insan susmayı tercih ediyor bir müddet. O yüzden Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi; ‘sessizliğin en güzel ses olduğunu’ idrak ediyor.

Yalnızlığımız biraz da bundan kaynaklanıyor. Kafka’nın dile getirdiği gibi; “İnsanın gerçek yalnızlığı kimseyle konuşamamasından değil önemsediği şeyleri dile getirememesindendir.”

Gore Vidal ise bunu “Ulaşamayacağı bir hayale gitmeye çalışan kalbin, gerçeği anlaması” olarak yorumluyor.

Kim ne derse desin netice itibariyle yalnızlaştığımız bir çağ bu. İşin hazin tarafı sığınacak bir limanımız da kalmadı. İnsanlar içinde bulundukları rezaletin memnuniyetini yaşamakta hiçbir sakınca görmüyor.

Oysa bu saçma ve adaletsiz dünyada kollarımız bağlı, gözlerimiz kapalı, hissiz, uyuşuk ve zayıf kalmayı tercih edişimizin bir nedeni olmalı. Bu nedenler üzerine konuşamayacak kadar hissizleştik. Ruhun kendini ifade etme yetisi kayboldu.

İnsanın, insan olabilmesinin, insana yaraşır bir şekilde yaşamasının tüm yollarının tıkandığı bu acımasız çağda olan bitenler, şayet bir zihin çarpılmasına yol açmayacaksa artık sığınacak bir liman da kalmamıştır.

Yıllardır kavramları birer hap gibi yutuyoruz, eğitim ve bankacılık sistemine göbekten bağlıyız, siyasetçilerin demokrasi hipnozuyla uyuşturuluyoruz, Tavistock’un medyası üzerinden eğitiliyor, sanatçıları ile keyif buluyoruz.

Primo Levi tam da bu yüzden olsa gerek, asıl tehlikeli olanın sıradan insanlar olduğunu söyler. Yani hiç tartışmadan, eleştirmeden, analiz etmeden itaat etmeye ve inanmaya hazır memur zihniyetli insanlar…

Medya patronları, zengin siyasetçiler, büyük para babaları, marka sahipleri, dünyaya nizam vermeye kalkan kurum ve kuruluşlar… Bunlar zaten adını canavar koyduğumuz korkunç bir düzenek.

Peki, ya aldanmaya hazır, itaatkâr, köle ruhlu, hissiz, uyuşuk, bilinçsiz insanlar…

“Çürümüş çorak yüreğimin pıhtılaşmış yalnızlığında, gülümseyen titrek dudaklardan göğe yükselen şarkıları arıyorum” demiştim bir ara, aslında hepimiz arıyoruz. Ruh kuruluğuna mahkûm edildik zira.

Aşkın, sükûtun, derinliğin, mana ikliminin estirdiği rüzgârın hasreti ile yanıp tutuşan yaralı gönüllere ne teselli eder bilemiyorum dostlar…

Bildiğim bir şey varsa, insanın bağrına sinen toprak kokusunu daha iyi hissedebildiği ve çağın sızısını daha derinden yaşadığı bir evredeyiz.

İnsan kalmak için sebepler arıyoruz. Bu kadar basit bir şeyin peşinden koşturuyorum artık. İnsan olmanın değerini idrak etmek… Hepsi bu.

O yüzdendir ki susup, begonvil rengi bir hayatın, Ege sahillerinde melteme karışan bir duygunun parçası olmak istiyor insan.

Istırap çeken kalplerin tesellisi de bu olmalı. Ah, “teselli” mi dedim. Oysa “isyan” demeliydim…