Cumhurbaşkanı Erdoğan, Çözüm Süreci'ni başlattığında başta Kemalist ve seküler milliyetçi kesimlerin eleştirileri için 'Ülkeye huzur gelsin, refah gelsin' diye, "Kürt Sorunun çözümü için, Baldıran zehri içmekse, biz o baldıran zehrini de içeriz'' demişti. Gerçekten de Devlet ve PKK müzakerelere başladığı günden beri Oslo, Habur, Gezi Parkı, 17-25 Aralık,.. vs. birçok kırılma yaşansa da Cumhurbaşkanı Erdoğan, karalığından vazgeçmedi.
Öyle ki Paralel Yapı-Hükümet kavgasının ana nedenlerinden biri de 'Çözüm Süreci'dir.
Süreç, kendi içerisinde birçok kırılma yaşasa da PKK'ın şımarık söylemi, HDP'nin şovanit manipülasyonlarına rağmen Erdoğan ve Öcalan'ın sorumluğunda devam etti. Bunun bedelini başta Erdoğan ve Ailesi, misli ile ödedi. Halen de ödemekte.
Doğan medya grubu, Beyaz Türkler, paralel yapı medyası, Cumhuriyet, Sözcü, Kemalistler, Milliyetçiler, Solcular Çözüm sürecini itibarsızlaştırmak için her şeyi yaptılar. Birbirinden farklı benzemezleri bir araya getiren güç ise, 'Erdoğan' karşıtlığıydı. Son olarak, sürecin muhatabı da olan PKK/HDP, başta yurtdışı fraksiyonlar olmak üzere, yukarıdaki saydığımız grupların da gazıyla, bu cepheyi genişlettiler.
Son 7 Haziran Seçimleri ise, bu tablonun bir sonucudur.
Anlaşılan HDP/PKK'yaöyle büyük sözler verilmiş ki Erdoğan nefretinin üstüne, birde Barzani ve Öcalan'ı da ekleyerek, "Ne istemediğini çok iyi bilen; ne istediğini bilmeyen'' bir söylemle tarihin affetmeyeceği bir yalpalama yaşamaktadır.
Hükümetin de çözüm sürecinin yürütülmesinde bazı hataları oldu. Örneğin süreç devam ederken asker ve polisin, sadece kurum içerisinde bırakılmasıyla PKK'nın şehir yapılanması güçlendi. Çözüm süreci 'akamete uğramasın' derken, PKK otonom bir yapı kurdu. Bölgenin bir otorite boşluğu kaldırmayacağı öngörülemedi. Öcalan'la görüşmeler ve silah bırakma bir takvime bağlanarak, kamuoyu desteği sağlanmalıydı. Hükümetin bu hataları, insancıl davranmanın getirdiği hatalardı. Lakin PKK'da hiçte masum değildi. Hatta 'Fırsatçılık' yaptı, diyebiliriz.Öncelikle yöre halkının sıkıntılarına göz yumduğu gibi üstüne Doğu ve Güneydoğu'da halkın başına bela oldu; rantiyeci oldu. Tıpkı Amerika'daki gangesterler gibi.., Halktan vergi toplama, vergi cezası kesme, haraç alma, mahkemeler kurup kararlar alıp-verme v.s. otorite boşluğunu bir otonom yapılanmaya çevirdi.
HDP/PKK çözüm sürecinde 'Türkiyeleşme' gibi pozitif bir söylemle kamuoyuna seslenirken, bugün farklı bir terminoloji ile 'özerklik' istediğini açıklıyor.PKK 'geri çekilme' sözü verdi, ama bunu yerine getirmedi. 6-8 Ekim olaylarından beri tabanına, hep sokakları adres gösterdi. İş makineleri yaktı. Kamu personellerini kaçırdı. Kepenk kapattırdı.
Demirtaş, ABD seyahatinde döndükten sonra Erdoğan'ı "diktatör" ilan ederken, Barzani'yi de hedefe aldı. (Türkiye'nin, K.Irak'ta yaptığı enerji anlaşması, anlaşılan bazı odakları kızdırmış.)
Sonuç olarak, insan hakları, demokrasi, barış gibi palavralarını en çok kullanan PKK'nın yaptıkları bir kamikazeden farksız değildi. Diğer ifadeyle de baldıran zehrini, ülkesine hizmet için içen Erdoğan, bunun bedelini 'ülkesi ve halkı rahat etsin' diye öderken, Kürt siyasi hareketi ise kendi zehriyle 'bir yok oluş sürecine' girmiş bulunuyor. Çünkü PKK, gerek süreç içerisinde, gerekse devamın da birçok vazifeyi yerine getirmediği gibi sürecin baş aktörleri olan Erdoğan, Barzani ve Öcalan'ı hedef tahtasına oturtarak kendi sonunu yarattı.
Figen Yüksekdağ, Erdoğan için 'Efsaneyi yaraladık' dese de; asıl Erdoğan, HDP ve PKK'yı bitirdi, farkında değil.