Ertelenmiş iradenin kusursuz enkazı

İnsan, takvimin yapraklarını tükenmez bir orman, yürüdüğü yolu ise bitimsiz bir ova sanma yanılgısıyla nefes alıyor. Hayatın sonsuz bir döngü içinde kendini tekrar edeceği, fırsatların her sabah güneşle birlikte yeniden doğacağı yanılsamasına sımsıkı tutunuyoruz. Oysa hayatın omurgası, çoğu zaman geniş zamanlara değil, tek bir kırılma anının sivri ucuna inşa edilmiştir.

Beklenmedik bir haberin getirdiği o sarsıntı yahut bir adım sonrasına ertelenen o hayati karar... Çoğu zaman daha fazla vaktimiz olduğuna, suların durulacağına, taşların kendi kendine yerine oturacağına inanarak mühim olanı bekletiriz. Kusursuz bir anın geleceğini varsaymak, insanın kendi zihnine kurduğu en sinsi pusudur.

Eskilerin o ağırbaşlı ferasetiyle süzüp kelimelere döktüğü, sessizliğin içinde büyüyen o yorgun yüke Müeccel Kelam denir. Yani vaktinde edilmemiş, bilerek sonraya bırakılmış, zamana borçlanılmış söz ve eylem.

İhtimallerin çürüyüşü

Olasılık hesaplarında, söylenmemiş bir sözün yahut atılmamış bir adımın yarattığı o karanlık boşluk asla nötr değildir. Zamanında edilmeyen her kelamın, eyleme dönüşmeyen her niyetin etki gücü, beklenen süre uzadıkça eriyip gider. Sükunet ve bekleme süresi büyüdükçe, eylemin o an yaratacağı sahici gerçeklik ufalanır. Müeccel bir söz ruhunu kaybeder; yola çıkmayan niyet, sadece bedene ve mekana ağır bir yük yapar.

Geçtiğimiz günlerde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın kamuoyunun önüne koyduğu o ağır tablo, sıradan bir politika bülteni değildi. O veriler, toplumsal fay hatlarını okuyan bir göz için; bireysel ertelemelerimizin ve vaktinde alınmayan sorumlulukların nasıl devasa bir toplumsal kışa dönüştüğünü gösteren bir "hasar tespit raporuydu."

Olgulara, aradaki tüm yorumlayıcı bağlaçları sıyırarak bakalım. Yakın zamanda Urfa ve Maraş’ta yaşanan o sarsıcı şiddet sarmalının arka planındaki anatomi tutanaklara şöyle yansıyor:

Okul cephesi: Rehber öğretmen, çocuktaki değişimi tespit edip aileyi defalarca uyardı ve tedbir alınmasını istedi. Aile cephesi: Uyarılar karşısında eylemsiz kalındı ve müdahale zamana bırakıldı. Saha gerçekliği: Telafisi imkansız eylem vuku buldu.

İşte enkaz, öğretmenin uyarısı ile ailenin eylemsizliği arasındaki o sağır edici boşlukta filizlendi. Müeccel kelamın, vaktinde eyleme dökülmeyen kararın toplumsal faturası, bedellerin en ağırı olarak kayda geçti.

Kökleri bekletmek

Aynı istatistiklerin içinde ülkenin kılcal damarlarına dair paylaşılan bir başka veri, toprakla bağını yitiren bir ormanın çatırtısını andırıyordu: Hanelerin yüzde 57’sinde çocuk yok. Doğurganlık hızı 1.48 seviyesine inmiş durumda.

Bu yalnızca kuru bir rakam kalabalığı değildir. Bu, kök salmayı erteleyen, "şartların tamamen olgunlaşmasını" beklerken kendi toprağını kurutan müeccel bir varoluş krizinin ayak izleridir. Kusursuz zamanı beklerken, varoluşun ta kendisini ıskalayan bir toplumsal tutulma halidir.

Sessizliğin paslı, kekremsi bir kokusu vardır. Yüzde 57'lik o boş evlerin duvarlarından zaman, basit bir su sızıntısı gibi değil; ağır, soğuk ve zehirli bir cıva gibi damlıyor. İnsan "yarın yaparım" diyerek iradesini erteledikçe, göğüs kafesinin içinde asırlar öncesinden kalma yorgun bir ulak hapsoluyor. Duvarlar o edilmemiş sözlerin nefesiyle inip kalkmaya, odalardaki eşyalar ev sahibinin o kronik yorgunluğunu kuşanmaya başlıyor. Bugünün aydınlığında cesaretle atılmayan o adım, dünün karanlığından fırlayan sağır edici bir şimşek olarak bugünün ortasına düşüyor.

Haritayı yeniden çizmek

Tam da bu yüzden, devlet aklının "Sosyal Risk Haritası" ile hanelere yönelmesi, o görünmez boşluklara, şiddet ve yıkım rezonansa girmeden evvel müdahale etmesi hayati bir irade beyanıdır. Vaka ortaya çıkmadan sokağın röntgenini çekmek; müeccel kelamın yarattığı o derin boşlukları devletin kendi vakarıyla doldurması, erteleme hastalığına karşı kurulan ağırbaşlı bir kalkandır. Yeryüzüyle bağ kurmak, salt takvim yapraklarının insafına bırakılamayacak kadar derin bir meseledir. Doğum sonrasındaki o kıymetli vaktin yasal bir zırhla uzatılması da sadece bürokratik bir hamle değil; "kusursuz zamanı beklerken" kuruyan köklere nefes üflemesi, ertelenen iradenin tahribatını o ilk buluşma anında onarma çabasıdır.

Zihnimizde kusursuz bir varış çizer, hayatın tüm duraklarını masa başında milimetrik bir kesinlikle hesaplamaya bayılırız. Oysa hakikatin o ağır kütlesi, zihnimizdeki o düz çizgileri umursamaz. Bazen güvendiğimiz o yol aniden çatlar ve kendimizi hiç seçmediğimiz, önceden ölçülmemiş bir arazinin tam ortasında buluruz. Bu hesapsız sapma başlangıçta ürkütür. Ne var ki, yırtılan o kusursuz haritayı elimizden bıraktığımızda; haritacının pergelinin hiç değmediği o asırlık ağaçları, varlığından haberdar bile olmadığımız o sessiz ve derin nehir yatağını ilk kez fark ederiz. Bizler çoğu zaman yıkılan bir planın yasını tutarken, o sapmanın sunduğu derin görkemi kaçırırız. Varlığımızı inşa eden en sarsılmaz anlar, laboratuvar titizliğiyle beklediğimiz değil, o haritasız vadilerde cesaretle çarpıştığımız anlardır.

Yıllardır toplumsal fay hatlarını, kitlelerin eğilimlerini ve devlet aklının manevralarını ölçen, ihtimallerin matematiğini serinkanlılıkla tartmış biri olarak gayet iyi bilirim ki; o haritasız vadilerin sisli patikalarında insanı asıl felç eden şey, vuku bulmamış bir felaketin şekilsiz gölgesidir. Çoğu zihin, o muhtemel sarsıntıyı müeccel bir endişe olarak sürekli sırtında taşıyarak kendi direncini ufalar. Oysa ihtimalleri serinkanlılıkla ölçen ağırbaşlı bir irade, karanlıktan kaçmak yerine o muhtemel enkazı zihninde önceden adımlar. Tutunulan dalın kırıldığı, eldekinin toprağa döküldüğü o sıfır noktası zihinde bir kez aşıldığında, içteki o karanlık endişe yerini çelikten bir sükunete bırakır. Önceden sınırları çizilmiş, ihtimalleri tartılmış bir sarsıntı, kapıya dayandığında iradeyi paramparça edemez; zira o eşik çoktan geçilmiş, o çorak arazide ayakta kalmanın matematiği çoktan kurulmuştur.

Rakamların ve verilerin ardındaki o sağır edici sessizliği dinlediğimde; vaktinde atılmayan adımların, yutkunulan kelimelerin ve "şartların olgunlaşmasını" beklerken çürüyen iradelerin, sadece bireyleri değil, koca bir toplumu nasıl sessizce içten içe çökerttiğine defalarca şahit oldum. Çocuk yaştaki zihinlerin o uçsuz bucaksız sanal dehlizlerde tek başına bırakılması, onlara "şimdi değil" denilerek vaktin ertelenmesi, yutkunulan ihtimallerin yarın karşımıza devasa fırtınalar olarak çıkması demektir. Sözü vaktinde söylemek, göğüs kafesine kilitlenmiş o yorgun ulağın zincirlerini çözüp menzile doğru yola çıkarmak, iradenin namusudur. Beklenen her saniye, insanın kendi hakikatinden çaldığı, telafisi imkansız bir gasptır.

İşte tam da bu yüzden; ben, ertelenmiş sözlerin, yutkunulmuş itirafların ve müeccel kalmış adımların kefaretini ödemeyi reddediyorum. Göğüs kafesimi, vaktinde söylenmediği için taşa dönmüş ihtimallerin mezarlığına dönüştürmeyeceğim. Kendi hikayemi, bir başkasının çizeceği yörüngeye ya da "doğru zaman" denilen o uydurma serabın karanlık mahzenine terk etmeyeceğim. Çünkü biliyorum ki, atılmayan her adım, insanın kendi ruhuna sıktığı sessiz bir kurşundur.

Ya siz? Varlığınızı bir gölge gibi tüketirken, kan ter içindeki o yorgun ulağı göğsünüzde daha ne kadar bekleteceksiniz?