Günümüzde birçok doğrunun ters yüz edildiği bir dönemde eşeğe ters binmenin faziletlerinden bahsetmek zor olmasa gerek. Bu ters yüz olmaklığımıza müsebbib hiç şüphesiz sosyal medya ve Sosyal medya üzerinde fütursuzca birbirlerini tekfirlikle suçlayan alimler....Bu alimlerin yaptığı yanlışlıklardan, ettikleri küfürlerden behsetmeyeceğim.
Dinini, diyanetini yaşamaya çalışan bizim gibi orta direk Müslümanlarının gözünde peygamberimizin buyurduğu gibi "Alimler yeryüzünün kandilleridir, "Alimin ölümü alemin ölümü gibidir." Peygamber efendimizin bu sözleri hafızamızda iken günümüzde sosyal medya aracılığıyla birbirlerini tekfirlikle suçlayan alimler, düştüğü bu durumlardan kendilerini nasıl kurtaracaklar, bunu da anlamış değilim.
Şimdi bahsedeceğim şey çok önemli, dil ile kalbin iyi olması gerekliliğinden bahsetmek istiyorum. Belki uçuk sözler söylerek taraftar kazanabiliyoruz ama insan-ı kamil olmayı kaybediyoruz. Ciddi meseleleri konuşmak yerine incir çekirdeğini doldurmayan meseleleri konuşuyoruz. Son iki cümleyi sözüm onlara alimler için kullandım.
Acaba binlerce yıl önce mağara duvarlarına yazılmış resimler ilimle iştiğal eden eden alimlerimizi düşündürmüyor mu? Milattan önce on iki bin yıl önceki "Göbeklitepe" harabeleri onlar için neyi ifade ediyor, Eğer bir taş parçası ise bir sözüm yok onlara! Ya da Hristiyanların Yahudilerin ilgilenmesi gereken bir konu ise yine bir sözüm yok onlara. Şunu da deseler itiraz etmeyeceğim. Göbeklitepe, seküler insanların ilgilenmesi gereken bir mabeddir. Çünkü bu soyal medya alimleri yörede mukim olan insanlarla hasbıhal edip buranın Müslümanlar açısından kıymeti nedir sorusunu sormamışlardır.
Diyelim ki alimlerimiz, Göbeklitepe gibi, mağara resimleri gibi mekanlar üzerinde düşünecek ve kafa yoracak zamanları yok. Bu işi seküler kesime ihale etmişler. Peki okumak ve yazmak üzerinde üzerinde duralım. Yüce Mevla, Kutsal kitabında "Allah, insana kalemle yazmayı öğretti. Kaleme ve onun yazdıklarına and olsun." (Alak-4, Kalem-2) Bin beşyüz yılı aşkın kutsal kitabımız Kuran-ı Kerimden, Peygamberimizin Hadis-i Şeriflerinden, evliya-yı kiramın tecrübe edilmiş sözlerinden oluşan birikimi heba etmek kimin haddine. Her biri Kuran'ın yegane hafızları olacağına ne ara bu küfürbaz ahlakı edindiler. Her biri bir ahlak abidesi şahsiyetler olması gerekirken birbirlerine nasıl da fütürsüzca saldırıyorlar. Onlar (televizyon kumandasını açtığımda karşıma çıkanların hepsi) bir inancı sonraki nesillere en güzel şekilde aktarmanın mücadelesini verecekken ne acıdır ki egolarını tatmin etme peşine düşmüşler. Derin bir sistemin oyuncağı haline geldiklerinden bihaber olarak.
Üniversitede öğrenciyken İstanbul Fatih Çarşamba'da sohbetlerine devam ettiğimiz merhum Abdülmetin Balkanlıoğlu hocamızın hem sohbetinden hem de ceplerindeki koku, tesbih, misvak, şekerden de nasiplenirdik. Sadece bu mu? Duası, davası, daveti ve davranışlarıyla peygamber metodunun uygulayıcısıydı. Yaptığı her şeyi Allah dininin yücelmesi içindi. Gerek jest ve mimikleri ve gerekse hitabı insanların kabilne dokuyordu. Allah için bir gün başka bir hoca gıyabında konuştuğunu görmedim, duymadım.
Daha sonra Nur Osmaniye caddesinde üstad Sezai Karakoç'un edebi sohbetlerine katılırdık. Edebiyat dünyamızdan edebî düşler kurmak için. Bu bir tercih meselesidir. Kimse alıp size oralara götürmezdi. Gidip de bepenmeyenler de vardı. Bu bahsettiğim iki zat da müdavimlerini sözlerin en güzeliyle cezbederdi. Ve bunu yaparken kimsenin aleyhinde konuşmazdı. Bir gün hiç unutmam bir gün derin çevreler Sezai Karakoç'un şiiri üstadı Necip Fazıl'ı geçmiştir diye yaygara çıkarmışlardı da. Sezai Karakoç, kendi şirinin üstadının şiirini hiçbir zaman geçmediğini ifade etmiş ve bu anlamsız tartışmayı noktalamıştı.
Hal böyleyken şimdilerde büyük büyük alimlerin elinde televizyon, gazete, internet ve diğer kitle iletişim araçları var. Hiç durmadan yirmi dört saat canlı yayın yapabiliyorlar. İnsanları din-i mübin-i İslam'a çağırıyorlar. Buraya kadar herşey güzel. Ama bunu yaparken de bir alim daha önce dizi dibinde yetiştiği hocasına salvolar, küfürler edebiliyor. Ya da diğer cenahın hocası, alimi bu küfürlerden nasbini alabiliyor. Hocalar, birbirlerini rahatlıkla kafir olarak ilan edebiliyor.
Bütün bunların Müslümanlara nasıl zarar verdiğinini inşallah bir sonraki yazımızda anlatacağız. Ama birbirini tekfirlikle suçlayan hocaları Nasreddin Hocanın eşeğine ters binmesi gibi eşeklere ters binip meydanlarda hatta büyük caddelerde gitmesini talep ediyorum. Neden mi? Çünkü tasavvuf öğretisinde eşek nefsin sembolüdür. Sözüm ona bu anlattığım alimleri de eşeğe ters binmeye davet ediyorum. Umulur ki nefislerinden, egolarından vazgeçerler.