Eşinin eteğinin arkasına sığınan bu kalabalıklar kim\u2026

0

Sanki ruh kemikleşmiş, maddeperest bir kıvılcımla tutuşmuş, hissiz hissesiz, kimsesiz, kimliksizleşmiş…

Nasıl da kanıksadık insan ve İslam olmaya uzak her şeyi… Olayın vahameti azaplar silsilesi…

Yaktılar gönül coğrafyamızı, bizi biz yapan her ne var ise…

En az düşman kadar biz de yaktık kendimizi, kendi kendimizi…

Bütün tarihsel mirasına yabancı olmak, aslında reddetmektir kendi varlığını bir başka deyişle…

Savaş nerdeyse Kabe-i muazzamaya dayandı, sadece gönlümüze ulaşamadı bu keder, bu ''kader''… Beytül Makdis ne yapsın…

Çalışıp çabalamak, okuyup olgunlaşmak ve tanımak kendini ve kendinden olan her bir şeyi, nasıl bu kadar uzak…

Medine medeniyetini öğrenmemenin dayanılmaz pahasını ödetiyorlar, bunu bile fark eden pek az. Halbuki değerli ''az''lardan uzağız, ''Nice azların nice çoklara galip geldiğini'' haykıran bir medeniyeti tanıyamamanın şuursuzluğudur bu hal…

Aklım aklımı almıyor, ne oldu bize… Nasıl bu kadar külleştik…

Eşinin eteğinin arkasına sığınan bu kalabalıklar kim…

''Elhamdülillah Müslümanım'' deyip İslam'ı bilmeyenler kim…

Kendi dinini kuran, kendi günahına fetva verenler kim…

Gönlü çöl, akıbeti çöl olanlar kim…

Kabe-i Muazzamaya bir saldırı olsa neler olacağını hiç merak etmiyorum, olacak olan bir twit atmak… Varlığımız nasıl da pamuk ipliğiyle bağlı İslam medeniyetine…

Nasıl da can sıkıcı ve ruh bunaltıcı ve sarı sarı azaplar içindeyiz ve bihaberiz bu iğrenç presten…

Gözyaşı artık hesapsız ve faydasız… Kaç milyar acı ve kaç milyar vebalin gamsızlığındayız…

Düşünce yok, tefekkür sıfır, sıkılmayan beyinler, gerilmeyen ruhlar, üç kuruşluk menfaatler esir etmiş, köle etmiş, adamı maymun etmiş, kadını maskot yapmış…

Hadi ağlayın eylüle, kasıma kadar ve sonraki mevsimlere kadar, ağlayalım arz ve arş boşluğu taşımayıncaya kadar…

Aslı astarı olmayan hayatlar yaşıyoruz ve mevsimler bile bizden utanç hisseder olmuş…

Tatil düşünen var, ihale düşünen çok, rızık kaygısında bulunacak kadar iman yoksunu, ümmetin derdinde olan yok, kır saçlılar okey masalarında eritti ömrü, gençler gitar sesinden başka her şeye yabancı, sözde bir din yaşıyoruz, bu nasıl tesettür, göz kapaklarımız bizden utanmış olmuş…

Kendimizden sıkılmışım, her yanımız alev alev…

Bizden utanıyorum, nasıl da rütbe, makam, para - mülk sevimsizliğinde kaybolmuşuz…

Peki, bu hüzünleri kim taşıyacak… Peki, henüz kemikleri bile gelişmeyen kız çocuklarımıza yapılan tecavüzler karşılıksız mı kalacak, peki içimizdeki münafıkları nasıl ayıklayacağız, peki kafirlere karşı nasıl dik duracağız, bu dağınık beyinlerle mi, bu kalpsizlik sendromuyla mı dik duracağız, peki dik durmak nedir biliyor muyuz, ya bilmediğimizi bilmiyorsak…

Neyi biliyoruz, ne bilmiyoruz bu bile umurumuzda değil…

Ah içimiz alev alev, kalbimiz buz tutmuş, hepimize ahlak ve ilik nakli gerekli, biz çıldırmışız bunu bize kim hatırlatacak…

Yazarlarımız saçmalamayı bıraksın ve yosun betimlemeli tümcelere son versin… İlim adamlarımız neden toparlayamıyor kendini ve tebliği yeniden tanımlasınlar, daha evvel amel ne demek önce onlar öğrensin, öğretsin…

Bundan böyle kalp kanaması duracak gibi değil… Her şey o kadar acılı ve acıklı ki…

Sana söylüyorum ey kalp. Nasıl Kudüs'ü kavrayamıyorsun, ey kalp sen kendini bile kaybetmişken…