“Şeytan gibi yaşayanlar, evliya gibi ölmeyi beklemesin. Çünkü nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz…”
Bazı cümleler vardır; insanın yüzüne değil, doğrudan vicdanına söylenir. Bu da onlardan biridir.
Hayat, insanın yaptıklarıyla yazdığı bir hikâyedir.
Her gün attığımız adımlar, söylediğimiz sözler, başkalarına yaşattığımız acılar ve kimsenin görmediğini düşündüğümüz davranışlarımız, aslında o hikâyenin satırlarıdır.
İnsan bazen makamına, parasına, çevresine, gücüne güvenerek kendisini dokunulmaz zanneder. Hakkın karşısında eğilmesi gereken yerde gücünün karşısında insanların eğilmesini ister. Menfaat uğruna doğruluktan uzaklaşır, başkasının hakkını görmezden gelir, adaleti kendi çıkarına göre yorumlar.
Fakat hayatın değişmeyen bir gerçeği vardır:
Hiç kimse kendi yazdığı hayatın sonunu başkasına yazdıramaz.
Bugün güçlü olmak, yarın da güçlü kalacağınız anlamına gelmez. Bugün alkışlayan kalabalıklar, yarın yanınızda olmayabilir. Bugün makamınız olabilir, yarın o makamın kapısından sıradan bir insan olarak geçebilirsiniz.
Ve insanın gerçek yüzü, çoğu zaman gücünü kaybettiğinde ortaya çıkar.
Çünkü insanı insan yapan; elindeki makam değil, makamı olmadığı zaman taşıdığı ahlaktır. Parası değil, parası olmadığı zaman koruduğu vicdandır. Çevresindeki insanların sayısı değil, yalnız kaldığında bile doğru bildiğinden vazgeçmemesidir.
Bazıları hayatı boyunca başkalarının hakkını küçümser, insanların onurunu incitir, adaleti kendi menfaatinin önünde engel olarak görür. Sonra hayatının sonunda herkesin kendisini iyi hatırlamasını bekler.
Oysa unutulan bir şey vardır:
İtibar, son günlerde yapılan birkaç güzel davranışla değil, yıllar boyunca verilen kararlarla kazanılır.
İnsan, geçmişini istediği zaman silemez.
Bir başkasının gözyaşını görmezden gelenin, bir gün kendi gözyaşlarının nedenini sorgulaması mümkündür. Haksızlığa uğrayanın sesini susturanın, bir gün kendi sesinin duyulmadığını görmesi mümkündür.
Bu, intikam meselesi değildir.
Bu, hayatın terazisidir.
Kimseye beddua etmeye gerek yoktur. Kimsenin başına kötülük gelmesini dilemeye de…
Çünkü bazen insanın başına gelebilecek en büyük hesap, dışarıdan gelecek bir ceza değil; bir gün kendi yaptıklarıyla yüzleşmek zorunda kalmasıdır.
İnsan yaşarken çevresindekileri kandırabilir. Gücünü kullanabilir. Gerçekleri farklı gösterebilir. Kendisine haklılık payı çıkarabilir.
Fakat insanın kendi vicdanından kaçabileceği bir yer yoktur.
Ve ölüm…
Ölüm, bütün unvanların sustuğu yerdir.
Makamların, paraların, bağlantıların, şöhretin ve insanların verdiği değerin hiçbir anlamının kalmadığı o son noktada geriye yalnızca nasıl bir insan olduğunuz kalır.
Bu nedenle mesele iyi görünmek değildir.
İyi olmaktır.
Mesele insanların önünde adil görünmek değildir.
Kimsenin görmediği yerde de adil olmaktır.
Mesele son nefeste iyi anılmayı istemek değildir.
Hayattayken insanların hakkına, hukukuna ve onuruna dokunmamaktır.
Çünkü hayat, son bölümünü yazarken baştan sona değiştirilmez.
Bugün ne ekiyorsanız, yarın onunla yüzleşirsiniz.
Bu yüzden insanın kendisine zaman zaman şu soruyu sorması gerekir:
“Ben bugün nasıl yaşıyorum ve yarın nasıl hatırlanmak istiyorum?”
Eğer cevaplar birbirinden çok farklıysa, belki de değişmesi gereken başkaları değil, insanın kendisidir.
Çünkü şeytan gibi yaşayıp evliya gibi ölmenin bir garantisi yoktur.
İnsana düşen, ölüm geldiğinde iyi görünmeye çalışmak değil; hayatı boyunca iyi bir insan olabilmektir.
Gerisi…
Zamanın, vicdanın ve hayatın hükmüne kalır.
Saygıyla