İnsan denen varlık, taş çatlasa, şu dünyada yüz sene yaşayabilir. Şimdiki şartlarda bu da pek mümkün değil gerçi. Sekiz milyardan oluşan dünya nüfusunun içinde yüz yaşını aşmış insanın sayısı bir elin parmaklarının sayısını geçmez. Daha fazlasını yaşamaya ne insanın kendi vücudu güç yetirir ne de yakınları buna tahammül eder.
Gerçi günümüz şartlarında bir insanın dünyada yaşama ömrü ortalama altmış senedir. Altmış üç en ideal yaştır. Eski evliyalar 63'ü geçti mi artık dünya ve dünyalıklara olan ilgisini tamamen keser, sonsuzluk yurduna yönelir, oraların aşkıyla yanıp tutuştuğundan dünyalıkları gözü görmez olurmuş.
İnsanın belirli bir yaştan sonra gözleri görmez, kulakları duymaz, dişleri işlemez, vücut azaları fonksiyonunu yapamaz hale gelir. Hele dizlerinin tutmayışı ise temelli bir ızdıraptır. Bir Arap şairinin dediği gibi "leyteşşebabe yeûdu yevmen feukhbiruhû bima fealel meşiybu" (keşke şu gençlik günlerimden bir gün geriye gelse de şu ihtiyarlığın bana ne yaptığını ona bir haber versem), insan gençliğinin kıymetini yaşlanınca anlar, yaşlılığın ıstırabını gençliğe şikayette bulunarak gidermeye çalışırmış.
İşte bu yüzden olsa gerek insan top yekûn bir kaybedişe mahkûmdur.
Pişmanlık duymamak, kaybedenlerden olmamak için Asır Suresi yaşamın gayesini üç prensiple ne güzel özetlemiş. Bir, iman edilecek; İki, salih (sevaplı) amel (ve hareket)lerde bulunulacak; Üç, nerede olursak olalım birbirimize hak ve sabır tavsiye edilecek. Ancak bunlar yapıldığı zaman insan bu dünyada kaybedenlerden sayılmaz.
İnsan yaşlandıkça birçok duyguları ve alışkanlıkları yok olup silikleşirken iki duygusu güçlendikçe güçlenir, canlılığını korumaya devam eder. Bunlardan biri uzun yaşamaya olan şiddetli arzusu, bir diğeri de dünya malına ve mülküne olan aşırı bağlılığı.
Bir ağaç misali...
Ağaç fidanken kökleri ve gövdesi ancak cürmü kadardır. Kolayca sökülüp atılabilir, istenilen şekle girebilir, esnektir. Ağaç büyüdükçe, gövdesi kalınlaşıp dalları sarmaş dolaş olup, meyveler vermeye başladığı zaman kökü de o derece toprağın derinliklerine dalar, yerle yeksan olur. Artık onu köklerinden ve dolayısı ile bağlı olduğu topraktan koparıp atmak imkansız hale gelir.
İnsanın bu iki duygusu, ağacın büyüdükçe köklerinin derinleşmesi gibidir. Dünyaya ve dünyalıklara olan bağı artar ve şu "aşağılık" anlamına gelen "dünya"dan ayrılma korkusu onu çılgına çevirir.
İnsan yaşlandıkça daha çok yaşayabileceğine kendini inandırmaya koyulur, bu yalana teslim olma hali onu iyice dünyalıklara bağlar, bağladıkça da dünyevileşir gider. Hep yaşamak ve ölmeyecekmiş gibi maddeye bağımlı hale gelir. Belki de insanı helak eden en kronik iki hastalıktır.
Bu iki hastalık insanı dünyevileştirdikçe dünyevileştirir ve asıl öğrenmesi gereken yaşam gayesinden uzaklaştırır. Zamanla arzularının öyle peşine takılır gider ki ilahi öğretilere karşı yabancılaşır. İlahi öğretilere yabancılaştıkça maddi değerlere yakınlaşır. Yaşam felsefesi, dünya algısı sadece arzularının tatminiyle sınırlı hale gelir.
Din algısı da zamanla dünyevileşmiş değerlerle şekillenmeye başlar.
Müslüman olmanın gereği olan iman esasları bile dünyevileşen insanın arzularına hizmet edebildikçe kabul görür hale gelir. Bu da insanın sekülerleşmiş boyutunun ifadesidir.
Hakikaten dünyevileşip dünyevileşmediğimizi öğrenmek istiyorsak Ahzap Suresi 36 ncı ayeti kendimize ölçü olarak alabiliriz.
Ne diyor bizi yoktan var eden yüce Varlık, "Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman, inanan bir erkek ve kadına, artık o işte, kendi (arzu ve heves)lerine göre (başka) tercih hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelir (onlar tarafından verilmiş hükümleri beğenmez, kendi tercihlerine önem verir)se, kesinlikle o, apaçık bir sapıklıkla sapmış olur."
Ölçü çok açık ve net...
İşte bu ayet bize öncelikli tercihlerimizin ne olması gerektiğini hatırlatır. İslam dini parçacı bir anlayışı kabul etmediğinden nerede durduğumuzu bu ölçüyle görebiliriz.
Müslümanım diyen bir kişinin uyması gereken ilk kriter Allah ve Resulü'nün öğretileridir, gerisi dünyevileşmek ve sekülerleşmektir, yani sapıklıktır.