Türk dünyasının yetiştirdiği en büyük filozoflardan biri olan Fârâbi, 870 yılında Türkistan’ın Farab şehrinde doğmuştur. Felsefe, mantık, siyaset, müzik ve astronomi gibi pek çok alanda eserler vererek İslam düşüncesinin gelişmesine önemli katkılar sağlamış bir bilge idi.
Aslında Fârâbi’yi anlamak için, yaşadığımız dünyayı sorgulamak lazım. Çünkü Fârâbi’nin ortaya koyduğu düşünce, sadece kendi döneminin şartlarına sıkışmış dar bir görüş değil, insanın, toplumun ve devletin nasıl olması gerektiğine dair bize evrensel bir çerçeve çizmektedir. Fârâbi’ye göre; Bir toplumun gerçek amacı güç, zenginlik ya da hâkimiyet değil, mutluluktur. Bugün dünyada yaşananlara baktığımızda bambaşka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Ekonomik ve teknolojik gelişmelerle övünen modern ülkelerin mutsuz, yalnız ve tatminsiz bireylerini görmekteyiz.
Fârâbi’nin özellikle El-Medinetü’l Fazıla adlı eserinde çizdiği erdemli şehir tasavvuru, bugünün dünyasına tutulmuş güçlü bir aynadır. Ona göre toplum, insanların tek başına varamayacağı bir mükemmelliğe birlikte ulaşma çabasının ürünüdür. Yani insan, doğası gereği başkalarına muhtaçtır; ama bu muhtaçlık sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve zihinsel bir dayanışmayı da içerir. Oysa modern dünyada bireycilik neredeyse kutsanmış, “kendi başına yeten insan” ideali yüceltilmiştir.
Sonuç ise ortada: kalabalıklar içinde yalnızlaşan bireyler, aynı şehirde yaşayıp birbirine yabancı kalan insanlar… Fârâbi’nin toplum anlayışı ise tam tersine, dayanışmayı ve ortak amacı merkeze alır. Ona göre bir şehirde yaşayan herkes, tıpkı bir bedenin organları gibi uyum içinde çalışmalı, biri diğerinin eksikliğini tamamlamalıdır.
Bu noktada Fârâbi devleti insan bedenine benzetir. Nasıl ki insan bedeninde kalp, beyin ve diğer organlar belirli bir düzen içinde çalışıyorsa, devlet te ancak kurumlar arası uyumla ayakta kalabilir. Eğer bir organ hastalanırsa tüm beden etkilenir; aynı şekilde adaletin zayıfladığı, eğitimin aksadığı, ekonominin bozulduğu bir toplumda denge bozulur. Bugün yaşadığımız pek çok krizin temelinde de bu bütüncül bakışın eksikliği yatmaktadır. Parçaları düzeltmeye çalışırken bütünü ihmal ediyoruz. Fârâbi ise yüzyıllar önce bize şunu hatırlatmıştı: Bir toplum ancak bütün olarak sağlıklıysa gerçekten güçlüdür.
Fârâbi’nin en çarpıcı yönlerinden biri de liderlik anlayışıdır.
Onun ideal yöneticisi; bilgili, adil, erdemli ve nefsi arzularından arınmış bir kişidir. Bugünün siyaset anlayışıyla kıyaslandığında bu neredeyse ulaşılması imkânsız bir profil gibi görünebilir. Ancak mesele, böyle bir yöneticiyi bulmaktan çok, bu ölçüyü kaybetmemektir. Çünkü ölçüyü kaybettiğinizde, sıradan olanı normal, eksik olanı yeterli görmeye başlarsınız. Fârâbi’nin çizdiği yönetici tipi, bugünün dünyasında etik liderlik, liyakat ve şeffaflık gibi kavramlarla yeniden anlam kazanabilir. Belki hiçbir toplum tam anlamıyla onun tarif ettiği erdemli şehre ulaşamaz; ama o hedefin varlığı bile yönümüzü belirler.
Bir diğer önemli nokta ise Fârâbi’nin bilgiye ve akla verdiği değerdir. Aristoteles geleneğini sürdüren düşünür, insanı insan yapan en temel özelliğin akıl olduğunu savunur. Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay; fakat doğruyu yanlıştan ayırmak, bilgiyi hikmete dönüştürmek her zamankinden daha zor. Sosyal medyanın, hızlı tüketimin ve yüzeysel düşünmenin hâkim olduğu bir çağda, Fârâbi’nin akıl vurgusu adeta bir uyarı niteliği taşır. Bilgi çoğaldıkça bilgelik azalabilir; eğer o bilgiyi doğru bir amaç doğrultusunda kullanmayı öğrenmezsek.
Sonuç olarak Fârâbi’yi bugüne taşımak, onun kurduğu sistemi birebir uygulamaya çalışmak değil; onun sorduğu soruları yeniden sormaktır.
- Toplum ne için vardır?
- Devlet kimin içindir?
- İnsan nasıl mutlu olur?
Bu sorulara vereceğimiz cevaplar değişebilir, ama soruların kendisi hâlâ geçerlidir. Belki de en büyük sorun, artık bu soruları sormayı bırakmış olmamızdır. Fârâbi ise yüzyıllar öncesinden bize sessiz ama güçlü bir çağrıda bulunur: Daha iyi bir toplum mümkündür, yeter ki neyi kaybettiğimizi fark edelim ve yeniden düşünmeye başlayalım.