'Fikirlere kurşun işlemez!'

0

İnsanın kusurluluğunu, kendini beğenmişliğini ve dünyadaki dillerin kökenini açıklamak amacıyla kullanılan bir hikaye vardır: Babil Kulesi. Çeşitli versiyonları olmakla birlikte temelde Babil Kulesi'nden Tevrat'ın Yaratılış (Tekvin) kısmında bahsedilir. Nuh'un oğulları Büyük Tufan'dan sonra Sinar (Sümer)'da yerleşmiş, burada bir şehir ve göklere yükselen bir kule yapmak istemişlerdir. Rivayete göre Tanrı kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine kızar ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller. Nitekim kulenin yapımı durur ve insanlar dünyanın dört bir yanına dağılırlar. Bu nedenle Babil, kargaşa, anarşi gibi anlamlar taşır.

Bin bir cefayla başlanıp yapılan kule, birbirlerini anlamayan, birbirlerine değmeyen, bir birlerini önemsemeyenler için kargaşaya, düzensizliğe ve anlamamaya yol açtı. Birde aynı dilin konuşulduğu ancak iletişimin ve anlamanın gerçekleşmediği haller oluyor. Herkesin aynı kelimeleri, kavramları kullandığı ancak birbirine ulaşamadığı, değmediği haller. Herkesin kendi hakikatine, gerçekliğine gömülü olduğu, kendisinden başka gözünün kimseyi görmediği haller. Sadece kendisinin haklı, kendisinin doğru ve kendisinin meşru olduğu inancında, iddiasında olduğu durumlar. Bu iddia ve inanç politik alana giydirilince karşımıza Zizek'in "totalitarizmin kaynağı, resmi dünyaya dogmatik bağlılıktır" tespiti çıkıyor. Bu dogmatik bağlılık ötekiyle ilişkiyi tahrip ederken içeriyi de yozlaştırıyor. Belki de o yüzden "totalitarizm için en büyük tehlike belki de onun ideolojisini birebir kabul eden bir halktır" diyordu Zizek.

Peki, anlama nasıl olacak, anlaşma nasıl olacak? İnsanlar birbirlerine nasıl ulaşacak, birbirlerine nasıl değecek, birbirleri için nasıl dertlenecek? Anlamlı, sürdürülebilir, gerilim ve çatışmanın taşınabilecek düzeyde olduğu bir ilişki ve iletişim nasıl oluşturulacak? Şimdi seçim sürecinin bu kızgın atmosferinde görece kabul edilebilir olan belirli düzeydeki kutuplaşma ve gerilimin geldiği aşamadan rahatsızlık duymadığımı söylersem yanlış olur. İnsan nüfusunun az, herkesin kendi evreninde gömülü olduğu bir tarihsel kesiti geçeli çok oldu. Klasik cemaat yapılanmalarının yaşam alanları yok artık. Yaşam alanlarımız homojen değil, steril değil. İstemediğimiz, beğenmediğimiz, onaylamadığımız yaşam, düşünce ve inanç biçimleri etrafımızda kol geziyor. Yaşamlar iç içe geçmiş, birbirlerine değiyor, birbirlerini zorluyor, birbirlerine baskı uyguluyor, birbirlerine eklemleniyor vs. Üstelik bu, uygulanagelen yanlış bir siyasetin önümüze koyduğu arızi bir şey değil. Paralel evrenlerde, paralel yaşam alanları inşa edemeyiz. Birilerini kapatamayız, birilerini baskılayamayız. Güvenlik algısının ve özgürlük talebinin bu kadar yükseldiği bu tarihsel kesitte, makul ve taşınabilir insani bir ilişkinin zeminini nasıl inşa edeceğiz? Dünün homojen ve streil dünyasına egemen olan tarz-ı siyaset işlevsizleşti, miadını doldurdu. Kentleşmenin, teknolojik gelişmenin, yeni enformatik araçlarının, zamanın hakim değer ve yargılarının üst üste bindiği bir kesitte makul bir ilişki ve iletişim nasıl başarılacak? En küçük ayrımın büyük fay hatları oluşturduğu bu tekinsiz durum insani bir düzeye nasıl çekilecek? Tartışma merkezi burası. Karşı karşıya olduğu derin çatlak burası.

Ne diyordu Gadamer "ufukların kaynaşması" metaforu üzerinden bize kabaca? Dünyada yorumlanacak olanın yorumlayanın önyargılarından bağımsız olamayacağını hatta yorumlamanın, anlamanın ancak önyargılar var ise olabileceğini. Önyargıdan bağımsız bir anlama olmayacağı gibi önyargısız bir insandan da bahsedilemez. "Ufukların kaynaşması" da bunu ifade eder zaten: farklı iki ufkun, karşılaşarak, birbirine değerek ortak bir alan, tabiri caizse bir kesişim alanı oluşturması. Şimdi buradan bakınca Türkiye'de "ufukların kaynaştığı" bir ortak alandan, bir kesişim alanından yoksunuz. Çünkü herkes kendine dönük, kendi içine dönük. O yüzden daha önce bu siyaseti "otistik" olarak tanımlamıştım. Sorun çözme becerisi olmayan ve sürekli sorun üreten bir siyaset.

Oysa kendini dayatan, sürekli iktidar talep eden bu anlayışın fark etmesi gereken çok yalın bir gerçek var. Unutulmaz "V for Vandetta" da filmin kahramanı V'nin haykırdığı gibi: " Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, Bay Creedy ve fikirlere kurşun işlemez." Dolayısıyla "güvenlik" anlayışının egemen olduğu, politik aktörlerin doğrudan varlıklarının sorun edildiği kaba ve tahakkümcü siyasetin aşıldığı, ufukların kaynaştığı ortak kesişim alanlarının güçlendirilmesine ve ötekinin varlığına saygı gösteren ucu açık bir mücadeleye muhtacız. Çünkü hiç kimsenin kapatılarak, görmezden gelinerek, iktidar düzeneklerine uğratılarak yok edilemeyeceği bir dünyadayız. Her insan, her topluluk iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış bir fikre, bir inanca, bir düşünceyle yaşam sürdürüyor. Bir dil kullanıyor, bir söylemi var. Ve ortak mekanımız kullanılan diller arasında ortak bir kesişim alanının inşa edilmesini zorunlu kılıyor. Söylemler arası bir kesişim alanını dayatıyor. Herkesin, her kesimin en azından canı, inancı, namusu ile kendisini "emin" hissettiği bir anlama-anlatma-ilişki ve iletişim vasatı, bir mücadele tarzı. Çarpıcı İran atasözü "Yedi derviş bir posta oturur, iki hükümdar bir dünyaya sığmazmış" diyordu ya hani. Her kesimin hükümdarlık talep ettiği yerde dünya ancak cenk meydanı olur. Hırkalarından sıyrılıp kaftan giymeye meyyal bunca aktörün arz-ı endam ettiği yerde o yüzden lütfen biraz sükûnet, biraz dinginlik, biraz da ötekine dikkat. Çünkü insan olmaklığımızdan kaynaklı payda üzerinden bir dil kullandığımız ve bu dilin tüm boyutlarıyla olmasa bile belirli bir boyutuyla anlamayı, anlaşmayı sağlayabileceğini fark edeceğiz.

abdulbakideger@gmail.com