Filistin: Vicdanın Sessizliği

Filistin’de insanlar ölüyor.
Biz ise izliyoruz.

Bu cümleyi kurmak bile ağır. Ama daha ağır olan şu: Artık bu cümle bizi eskisi kadar sarsmıyor. Çünkü sarsılma eşiğimizi çoktan kaybettik.

Bir zamanlar bir görüntü, bir çığlık, bir haber insanın içini parçalamaya yeterdi. Şimdi ise her şey akıp gidiyor. Haberler geliyor, geçiyor. Ölümler sayıya dönüşüyor. Acılar, ekranın bir köşesinde sessizce tüketiliyor.

Ve biz buna “gündem” diyoruz.

Garip olan şu: Hiçbir şey gizli değil. Her şey ortada. Görüntüler var, tanıklar var, raporlar var. Ama bütün bu açıklığa rağmen hakikat sanki daha da görünmez hâle geliyor.

Çünkü hakikat sadece görmekle anlaşılmaz. Hissetmek gerekir.

Platon’un dediği gibi, insan çoğu zaman gördüğünü gerçek zanneder. Oysa bazen en büyük gerçekler, gözümüzün önünde olup da içimize ulaşmayanlardır.

Bugün Filistin’de olan tam olarak bu.

Kendime soruyorum:
Ne zaman bu kadar alıştık?

Ne zaman başkalarının acısı bize uzak bir hikâyeye dönüştü?

Belki de mesele bilgisizlik değil. Çünkü biliyoruz. Her şeyi biliyoruz. Ama bilmek yetmiyor.

Asıl mesele şu: Artık hissetmiyoruz.

Bize sürekli aynı şey söyleniyor:
“Bu realite… Yapacak bir şey yok.”

Bu cümle ilk bakışta çaresizliğin ifadesi gibi duruyor. Ama aslında çok daha tehlikeli bir şey: teslimiyet.

Birleşmiş Milletler açıklama yapıyor.
Avrupa Birliği endişe bildiriyor.

Ama sahada hiçbir şey değişmiyor.

Çünkü sorun sadece siyasi değil. Daha derin bir yerde.

İnsan, anlamını kaybediyor.

Bir zamanlar bir insanın hikâyesi vardı. Bir hayatın ağırlığı vardı. Şimdi ise hayatlar istatistiklere indirgenmiş durumda.

Kaç kişi öldü?
Kaç kişi yaralandı?

Bu soruların cevabı var. Ama bu cevapların bir anlamı yok.

Çünkü sayıların vicdanı yoktur.

Belki de en acı olan şu:

Artık acıyı izliyoruz.

Tepki vermiyoruz.
İçimizden bir şey kopmuyor.
Hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bir ekranın karşısında, bir film sahnesi izler gibi…

Oysa en büyük yıkım, şehirlerin yıkılması değildir. En büyük yıkım, insanın içinin yıkılmasıdır.

Çünkü şehirler yeniden kurulur. Ama vicdan yıkılırsa, geriye hiçbir şey kalmaz.

Filistin bugün sadece bir coğrafya değil.

Bir ölçü.

Kimin gerçekten insan kaldığını, kimin sadece yaşadığını gösteren bir ölçü.

Ve belki de artık kendimize sormamız gereken tek soru şu:

Biz hâlâ hissedebiliyor muyuz?