"Küçük Prens'in Felsefesi, Memleketimizdeki Tercümeleri (2)

Bu metni, bizzât muharririn elinden çıkmış üç resim tamâmlıyor: Birinci ve ikinci resimde, fesli, cepkenli, kuşaklı, şalvarlı kıyâfeti içinde bir Türk âlimi görülüyor; üçüncü resimde ise, o, artık Frenk kıyâfeti içinde, cebrî kıyâfet ink̆ilâbına ayak uydurmuş ve bu bakımdan Garbli meslekdaşlarından tefrîk̆ edilemiyen “îtibârlı” bir ilim adamıdır... Saint-Exupéry, bu satırları sanki Kemalizm propagandacısı Tekinalp (Moiz Kohen)’e ve Efendisine karşı yazmış gibidir. Öyle ya, Totaliter Rejimin 1936’da neşredilen yarı-resmî propaganda kitabında, Tekinalp ne diyordu:

“(Sultan Mahmud’dan beri) fes, sembolik bir kıymet almış, bütün saâdeti, Peygamber’in tebşir ettiği cennetten bekliyen Ümmet-i Muhammed’le kâfirleri birbirinden ayıran bir alâmet olmuştu. Şapka giymek, kâfirler arasına karışmak demekti. Müslümanlar başlarındaki kırmızı feslerile oldukları yerde kaldıkları halde, modern kültür ve modern medeniyet, asırlardan beri ilerlemeğe devam ediyordu. [...] Milletine Garb kültürünü tamamile kabûl ettirmeğe kuvvetle azmetmiş olan Atatürk, [...] bu irtica sembolüne artık tahammül edemezdi. [...] Sarığın festen çok daha tehlikeli olduğunu söylemek zâiddir. Sarık, bir remiz, bir timsâl değil, bir düşmandı; şeriatin tâ kendisiydi! [Binâenaleyh,] Atatürk şeriat teşekküllerine ve şeriat zihniyetine karşı mücadeleye girişerek [fes ve sarığı kaldırdı, yerlerine şapkayı ikame etti. Muhakkak ki] Garplı serpuşunun altında ancak modern bir baş, modern bir dimağ ve modern bir zihniyet bulunabilirdi.” (Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul: Cumhuriyet Gazete ve Matbaası, 1936, ss. 100, 101, 104, 103. Bu metinde “Şerîat” kelimesinin “İslâm” kelimesinin müterâdifi olarak kullanıldığına dikkat edilmelidir.)

Ve bizzât –Fransız muharririnin tâbiriyle- “Diktatör” Lider de aynen böyle dememiş miydi:

“Medenî kıyâfet iktisâ edilecekdir! Bunda tereddüde mahâl yoktur! Bir adam olduğumuzu, medenî insan olduğumuzu isbât ve izhâr için îcâb eden yapılacaktır!” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/220-222)

“Sarık ve cüppe ile müvaffak olmanın imkhanı yok-tır. Artık medeni bir millet olduğumızı cihana ispat ettik.” (“Büyük Şef”in Samsun’daki beyânâtından; Cumhûriyet, 17.9.1928, s. 1. Manşetten verilen bu cümleler, henüz Osmanlı harfleriyle neşredilen gazetede, L̃atin harfleriyle ve aynen bu imlâyle tertîb edilmiştir.)

Yine aynı zihniyetle, Elâziz Meb’ûsu tâyin edilmiş şâir Fazıl Ahmet Aykaç da, 1932’deki 1. Dil Kurultayı’nda, Efendi’sinin sesini ak̃settirmiyor muydu:

“Arkadaşlar; Şeyhülislâm Efendinin çakşırı veya cübbesiyle laboratuvarda, bakteriyolojihanede çalışılamaz. Bizim yolumuz fetvahaneye değil kimyahaneye, bakteriyolojihaneye doğrudur.” (Türk Dili Birinci Kurultayı; Tezler, Müzakere Zabıtları, 1932, İstanbul: TC Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, s. 296)

Kezâ, “Cumhûriyet”in (hak̆îkatte Kemalist Totaliter Rejimin) 10. senesi münâsebetiyle Mediha Muzaffer’e yazdırılmış İnkılâbın Ruhu isimli bir resmî propaganda kitabında da benzeri şeyler tekrâr edilmiyor muydu:

“Kıyafet İnkılâbına kavuştuğumuz gün hayatımızdan örtüleri kaldırdık, şeklimizi garabetten kurtardık, insanlığımızın samimî ve öz güzelliğini, benliğini duyduk. Ruhumuz hastalıktan, zevkimiz, zekâmız seciyesizlikten kurtuldu. Dünyanın medenî insanları arasına zevkle, zekâ ile, mâna ve benlikle karışmamız hayatımızı değiştirdi, varlığımızı tanıttı.” (İnkılâbın Ruhu, İstanbul: Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, 1933, ss. 61-62.)

Bu misâller, usandıracak kadar çoğaltılabilir...

Soruyoruz: Peki nîçin -üstelik, Milletten salâhiyet almadan ve Millete rağmen, hattâ kanla, zulümle- Türkün asırların seyri içinde teşekkül etmiş millî kıyâfetini Frenk kıyâfetiyle değiştirmek istiyorsunuz? Bize tam da kültür jenosidi mücrimlerine yakışır bir cevâb veriliyor:

“Frenklerden hiçbir farkımız kalmasın diye!” (“İnönü’nün Hâtıraları”, Ulus gazetesi, 5 Nisan 1969; İsmet İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları 1923-1938, I, Cumhuriyet Gazetesinin Okurlarına Armağanı, Ekim 1998, s. 83)

Aslında, “İkinci Adam”ın sözü de, “Tek Adam”ın aynı meâldeki sözünün bir başka yankısı değil miydi:

“Efendiler, milletimizin başından, cehil, gaflet ve taasubun ve terakkî ve temeddün düşmanlığının alâmet-i fârikası gibi telâkkî olunan fesi ata­rak onun yerine bütün medenî âlemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu sû­retle, Türk milletinin, medenî hayât-ı içtimâiyeden zihniyet îtibâriyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lâzıme idi. Bunu Takrir-i Sükûn Kânûnu cârî olduğu zamanda yaptık.” (Kemal Atatürk, Nutuk, c.II 1920-1927, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul: Millî Eğitim Bak. Yl., 1981, ss.895-896)

“Diktatör”… Daha beteri: “Totaliter Şef”!

Pekâl̃â neden “Takrir-i Sük̃ûn Kânûnu cârî olduğu zaman yapılıyor”? Tabiî ki “İstik̆l̃âl Mahkemeleri” denen Engizisyon Mahkemeleri kılıfıyle, rahatça, sorgusuz-suâlsiz cinâyet işliyebilmek için! Böylece Rize’de, Erzurum’da, Ankara’da, Sivas’ta, Maraş’ta, v.s., v.s. asırlardır Küfrün alâmet-i fârikası olmuş şapkanın cebren giydirilmek istenmesine karşı mâsûm, demokratik îtirâzlara, onlarca mazl̃ûm Müslüman barbarca iplerde sallandırılıp günlerce teşhîr edilerek ve çok daha fazlası, işkencelere, hapis, sürgün ve para cezâlarına çarptırılarak karşılık verilmedi mi? Erzurum’da îdâm edilenlerden birisi de, şapkayı tahk̆îr etmek “cürm”ünü işliyen zavallı, üç çocuk annesi şerefli bir dul kadın, şal, v.s. örerek çocuklarının nafakasını çıkardığı için “Şalcı” l̃akabıyle anılan Şöhret Bacı değil miydi? (Bu husûslarda mevsûk ve tafsîlâtlı bilgi, Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi isimli kitabımızda mevcûddur.) Bütün bunlar rak̆îbsiz, mutlak Liderin yüksek tâlîmatıyla olmadı mı? O “Tek Adam” ki: “Kan ile yapılan ink̆ilâblar daha muhkem olur; kansız ink̆ilâb ebedîleştirilemez! [...] Medeniyetin coşkun seli karşısında mukâvemet beyhûdedir! [...] Bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir netîceye vusûl için lâzım gelirse, bâzı kurbanlar da verelim! Bunun ehemmiyeti yoktur!” buyurmamış mıydı? (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/72-73, 220-222.)

Fransız muharriri Saint-Exupéry’nin bütün dünyâda baskı rekorları kıran Le Petit Prince (Küçük Prens) romanının 1943’te Nevyork’taki ilk baskısı (https://www.livres-anciens-neufs.com/; 21.9.2025) ve Kemalist Kıyâfet İnk̆ilâbı zihniyetiyle ince ince alay ettiği sayfalardaki resimler… (Müellif, bu pasajda, elbette, sâdece Kemalistleri değil, dünyânın her tarafında onlar gibi düşünenleri de iğneliyor…)

***

Öyleyse bütün bu icrâatın başı, fâili olan şahıs, “diktatör” değil miydi? Ona bu “İnk̆ilâblar”ı yapmak için kim sal̃âhiyet vermişti? İhtilâlle başa geçmemiş miydi? Ve hep cebren başta kalmadı mı? 1950’lerde, Kemalist Propagandanın başlıca isimlerinden Ahmet Niyazi Banoğlu, iftihârla, Ön Asya Diktatörü Mustafa Kemal ve Zaferleri başlıklı bir tercüme kitab (F. Perrone Di San Martino’dan, Yabancı Gözü ile Atatürk, No 3, İstanbul, 1955, 93 s.) neşretmemiş miydi? O Banoğlu ki, “gururla okuyacağımız bu kitap da, eşsiz Atatürk’ün insan üstü enerjisi, zekâ ve iman kudretini dünya milletlerine haykırmaktadır” sözüyle takdîm ettiği (s. 3) bu kitabın başına ilâve ettiği “Mukaddime”sine “Atatürk Diktatör mü İdi?” başlığını koyuyor ve g̃ûyâ ak̃sini isbât bâbında birçok hâtıra naklettikden sonra, metnini şu hâtırayla bitiriyordu:

“Amerikalı bir kadın gazeteci, Dolmabahçe Sarayında Atatürk’le mülâkat yapıyordu ve hep ‘diktatör’ kelimesi üzerinde duruyordu, Bir aralık Atatürk şu cevabı verdi: ‘- Evet, diktatör ama, kalblere girerek hükmeden diktatör!’ ” (s. 6)

Bunun gibi, dostâne münâsebetler içinde olduğu İtalyan siyâset adamı Kont Sforza’nın Avrupa’da bir siyâset kl̃asiği hâline gelen Dictateurs et Dictatures de l’Après-Guerre (Harb Sonrasının Diktatör ve Diktatörlükleri) kitabının bir faslı da (Paris: Lib. Gallimard, 1931, pp. 211-220 –mültefit bir üslûbla kaleme alınmış olsa dahi- Kemalist Diktatörlüğe ayrılmış değil mi? Ve aslında, rejimin mâhiyetini Kemalist Totalitarizm olarak tesbît etmek daha doğru olmaz mı?

Dîğer taraftan, Kemalizmin mü’minleri, 1930’larda, liderleri için “Diktatör” tâbirini hafif bularak onu “yarı ilâh”, hattâ “ilâh” îlân etmemişler miydi? (Bkz. Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi kitabımız)