Futbolun finansal illüzyonu

Stadyumun uğultusu arasında, Gençlerbirliği maçının henüz on beşinci dakikasında, orta sahanın göbeğinde sessiz bir fırtına koptu. Topun peşinde koşan değil, topun gideceği yeri önceden sezen o mütevazı dev, N’Golo Kanté; sanki bir gölge gibi rakibinin bitiverdi yanında. Tek bir hamle, tertemiz bir müdahale ve ardından tribünlerin "Kanté! Kanté!" feryatları... İşte o an, transfer dedikodularının soğuk evraklarından sıyrılıp, Çubuklu formanın ruhuna bürünen bir dünya şampiyonunun sahih duruşuna şahitlik ettik.

Fenerbahçe orta sahasına sınıf atlattığı, Gençlerbirliği karşısındaki o vakur ve enerjik tavrıyla şimdiden tescillendi. Ancak Kanté’nin o yeşil çimlere basmasıyla birlikte, Türk futbolunun yönetici odalarında yankılanması gereken asıl soru, bir kez daha derunî bir sızı gibi gün yüzüne çıkıyor. Osimhen, Ederson, Asensio ve şimdi Kanté... Süper Lig, adeta bir "All-Star" vitrinine, parıltılı bir lüks mağazasına dönüşüyor. Peki, bu pırıltı gözlerimizi mi kamaştırıyor yoksa hakikati mi perdeliyor?

Madalyonun diğer yüzüne, o tozlu muhasebe kayıtlarına bakmak vaktidir. Avrupa’nın elit kulüplerinde hâlâ kendine yer bulabilecek bu yetenekler, neden rotayı aniden Türkiye’ye kırıyor? Cevap, skor tabelasının ışıklarında değil, kulüplerin o ağır işleyen mali defterlerinde gizli. Avrupa’da vergi yükü altında nefes alamayan net maaşlar, Türkiye’de kulüplerin sırtlandığı vergi modelleriyle birleşince, ülkemiz futbolcular için adeta bir melce haline geldi. Bir oyuncu Avrupa'da brüt maaşının yarısını sistemin dişlilerine bırakırken, burada "elime ne geçecek?" sorusuna aldığı cevap; net, dolgun ve pürüzsüz.

Buna bir de "Milli Takım Vitrini" stratejisi ekleniyor. Kanté gibi, milli takımındaki yerini korumak veya o kutsal formayı yeniden kuşanmak isteyenler için Türkiye, Avrupa arenalarına açılan kestirme bir kapı. Şampiyonlar Ligi veya Avrupa Ligi, onları kendi ülkelerinin seçicilerine hatırlatan birer nirengi noktası. Bugün sahada Kanté’yi izlemek, futbolun estetiğine dair büyük bir keyif. Gençlerbirliği karşısında yaptığı her müdahale, attığı her pas ligimizin marka değerine altın harflerle birer not düşüyor olabilir.

Ancak şu çetin soruyu sormaktan da geri durmamalıyız: Biz bu yıldızları, kariyerlerinin en verimli dönemlerinde, rasyonel piyasa şartlarıyla mı misafir ediyoruz? Yoksa Avrupa'nın ödemekten imtina ettiği o devasa "son kontrat" yüklerini, vergileri de göğüsleyerek biz mi omuzluyoruz? Kanté transferi hayırlı olsun; sahada vereceği emek, akıtacağı ter tartışılmaz. Lakin Türk futbolunun bu "yüksek maliyetli yıldız ithalatı" üzerine kurulu saadet zinciri, sürdürülebilirlik sınavında maçın skorundan çok daha kritik bir eşikte duruyor.

Aşikâr olan şudur: Vitrin ne denli ihtişamlı olursa olsun, temelden yoksun her yapı, zamanın acımasız rüzgârları karşısında ancak bir kâğıttan kule kadar mukavemet gösterebilir. Peki, Türk futbolu yıldızlara yatırım yaparken, kendi evlatlarına ve altyapısına ayırdığı kaynağın acaba kaç katını bu pırıltılı vitrine harcıyor?