Trump’ın öncülüğünde sözde “Gazze Barış Kurulu” duyuruldu. “Barış Kurulu”, Gazze’de çatışma sonrası yönetimi ve yeniden inşayı denetlemek üzere önerilen uluslararası bir yapı olarak sunuluyor. Ancak daha ilk anda temel bir kırılma dikkat çekiyor: Filistin meselesi Siyonist işgalden, soykırımdan bağımsız düşünülüyor; konu, siyasi bir sorun ve kendi kaderini tayin mücadelesi olmaktan çıkarılıp, teknik ve insani bir yönetim problemine indirgeniyor. Haklar değil projeler, adalet değil planlar, halk iradesi değil teknokratlar konuşuluyor.
Kamuoyuna sunulan “Yeni Gazze” vizyonu bu yaklaşımın vitrini. Jared Kushner’in “riviera” görselleriyle desteklenen plan, Gazze’yi silahsız bir turizm şehrine dönüştürmeyi hedefliyor. Sahil şeridi boyunca lüks oteller ve gökdelenler… Gazze, küresel ticarete entegre bir “ulaşım merkezi” olacak; enerji ve dijital altyapısı tamamen yenilenecek. Kâğıt üzerinde bakıldığında ekonomik kalkınma ve modern yaşam vaadi taşıyan bu tablo, aslında tek bir soruyu cevapsız bırakıyor: Bu şehirde kim yaşayacak?
Planın resmî hedefleriyle sistematik olarak görmezden gelinen başlıklar yan yana konulduğunda tablo daha da netleşiyor. Kalıcı barıştan söz ediliyor ama Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı yok. Yeniden inşa anlatılıyor ama işgalin sona ermesi gündemde değil. Ekonomik kalkınma deniyor ama savaş suçları ve soykırım gerçeğine dair tek bir hukuki mekanizma yok. Yönetimi teknokratlara devretmekten bahsediliyor ama Filistin halkının siyasi temsili tamamen dışarıda bırakılıyor. Bu eksiklikler açıkçası unutulmuş değil; planın kimin için tasarlandığını bizlere açıkça gösteriyor.
Kurulun başında Donald Trump var; tüm kararlar onun nihai onayına tabi. Yanında gayrimenkul yatırımcısı ve işletmeci damadı Jared Kushner, yine gayrimenkul yatırımcısı Steve Witkoff, insanlık nezdinde bir savaş suçlusu olan eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, ABD’li siyasetçiler ve küresel finans dünyasının ağır topları… Gazze’nin geleceği konuşuluyor ama Filistin halkı masada değil…
Üstelik bu yapı klasik bir uluslararası barış mekanizmasına da benzemiyor. Kararlar tek elde toplanıyor, üyeliği başkan belirliyor, davet edilmeyen ülkeler milyar dolarlık katkılarla üyelik satın alabiliyor. Daha çok bir şirketin yönetim kurulunu ya da özel bir kulübü andıran bu model, adeta Trump’ın kişisel uluslararası örgütü gibi işletilmek isteniyor. Bölgesel meşruiyet için Türkiye, Katar ve Mısır’dan temsilcilerin yer aldığı bir “Gazze İcra Kurulu” oluşturulması ise, projenin ABD liderliğinde ama bölgesel aktörler aracılığıyla yürütülmek istendiğini gösteriyor.
Filistinli teknokratlardan oluşan Ulusal Gazze Yönetim Komitesi’nden beklentilerde tüm bu endişeler sebebiyle oldukça kırılgan. Hamas’ın idari yetkileri devretmeye hazır olduğunu açıklamasına rağmen Siyonist İsrail’in bu komitenin sahada fiilen çalışmasına izin vermediği sürece, bütün bu girişimlerin kâğıt üzerinde kalacağı çok açık.
Plan ayrıca yalnızca fiziksel bir yeniden inşayı değil, Gazze’nin siyasi, inanç ve kültürel kimliğini dönüştürmeyi de hedefleyen derin bir toplumsal mühendislik içeriyor. Sözde planın ön koşullardan biri, tüm silahlı grupların ve yerel güvenlik yapılarının tasfiyesi. Açıkçası işgalci İsrail’e tehdit oluşturabilecek tüm unsurların ortadan kaldırılması ve direnişin tamamen etkisizleştirilmesi hedefleniyor. Buna paralel olarak eğitim müfredatından direniş ve şehadet kavramlarının çıkarılması, Filistin tarihinin “kışkırtma” olarak damgalanması planlanıyor. Bu bir müfredat reformu değil; olsa olsa işgalciyi, hırsızı hak sahibi gösterme, hırsızlığını normal görme, ona itirazın hata olduğunu kabul etme ve açıkçası bir halkın hafızasını tamamen silme girişimi…
Aslında Gazze halkının talepleri son derece basit: İşgalcinin Gazze’yi terk etmesi, saldırıların durması, güvenliğin sağlanması, ilaç, su, gıda ve barınma ihtiyaçlarının sağlanması... Bu taleplerin ve Filistin halkının tamamen dışlandığı bir anlaşmaya “barış” demenin vicdanlarda bir karşılığının olması da mümkün değil.
Gazze Barış Kurulu, yeni bir dünya düzeninin laboratuvarı niteliği de taşıyor. Bu düzenin merkezinde hukuk yok, adalet yok, halkların iradesinden bahseden hiç yok. Bu yönüyle proje yalnızca Gazze’yi değil, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzeni de ilgilendiriyor. Barış Kurulu, Birleşmiş Milletler’i baypas eden paralel bir model öneriyor. Hukuk yerine güç, ilke yerine para, adalet yerine çer çöp esas alınıyor. Gazze, adeta bu yeni düzenin test alanına dönüştürülmek isteniyor.
Gazze Barış Kurulu, barıştan çok Filistin meselesini unutturmayı, dondurmayı ve hukuku devre dışı bırakan yeni bir küresel düzeni denemeyi amaçlıyor. Oysa Gazze’nin ihtiyacı yeni kurullar ya da yeni isimler değil. Gazze’nin ihtiyacı, insanlığın bugüne kadar inşa ettiği tüm değerler adına hesap sorabilmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin siyasi baskılardan arındırılması, savaş suçlarının cezasız kalmaması, kuşatmanın koşulsuz kaldırılmasıdır. Filistinlilerin kendi gelecekleri hakkında mutlak söz sahibi olamadığı anlaşmaların bölgede bir karşılığı da olamayacak.