Kavram ile hayat arasındaki ilişkide düaliteden kurtulmak için her ikisi arasındaki mutabakatı sağlamak gereklidir. Bu bağlamda insanın içinde yaşadığı hayatın gerçekliğini iyi çözümlemesi, sorunlarını nasıl çözeceğini belirlemesi açısından önemli olduğu kadar kavramlarını yeniden içeriklendirmesini de sağlamaktadır.
İdea ile madde arasındaki ilişkinin de bu mutabakatı sağlaması lazımdır. Kavramlar ve teoriler üzerinden hareket edenlerin bir müddet sonra hayatın gerçekliklerini görmeden bunları tinselleştirmeleri, kutsallaştırmaları söz konusu olmaktadır. Bu durumda bir müddet sonra bir dini anlayış ya da ideolojinin baskısı kaçınılmaz hale gelmektedir. Tam tersi durumda ise materyalist form insan için açılım kanallarını tıkayarak insanı kapalı sistem ideolojisi içerisinde bloke etmektedir.
Bugün hem dini anlayışlar ham de materyalist yaklaşımların bu açıdan sorunları bulunmaktadır. Söz gelimi; İslami söylemler insanlığın ıstırabının ve çektiği sıkıntıların dini dikkate almamaktan kaynaklandığını söylemekte; imanı, ihlası ve diğer dini kavramları doğru anladığı ve uyguladığı taktirde sorunların çözüleceğini önermektedir. Özü itibarıyla bu yaklaşım doğru olmakla birlikte insanların bugün yükselen ortak ıstırabının ne olduğu ve bunları hangi sosyal şartların ürettiğini dikkate almamaktadır. Neticede bu sorunların yükseldiği ortam ve genel manada dünya sistemi yani gerçeklik dikkate alınmadan söylem üretildiği için bu kavramlarla hayatın düzeltileceği öngörülmektedir. Kanaatimizce başarısızlığın oluştuğu nokta da burasıdır.
Bilindiği üzere Hz. Adem’den başlayan peygamberler geleneğinde bütün peygamberlerin paradigmal olarak tek mesajları “tevhid” inancıdır. Tevhid inancı sadece Allah’ın birliğini nominal olarak vurgulayan bir kavram olmayıp, insan için ontolojik, epistemolojik ve değersel kaynağı da ifade etmektedir. Fakat peygamberler gönderildikleri toplumda bu ana mesajı verirlerken sömürü, sınıfsal baskı, toplumsal bölüşüm vb. hayatın sorunlarına da değinmişlerdir.
“Tevhid” burada bir kavram olarak düşünülürse, belirttiğimiz sorunlar da hayatın bizzat kendisi ve insanlığın ıstırabını artıran şeylerdir. Hz. Peygamber (SAV) Tevhidi hayatla buluşturarak bir yol izlemiştir. Aslında hayat ve gerçekliğe dair tikel sorunları dile getirip haksızlıklara itiraz etmiş ve Tevhidi güncel olan ile buluşturmuştur. Bugün müslümanlar önündeki mirası okurlarken bu kavramlar setine müracaat ederek gerçeklikle olan mesafeyi azaltamamakta; tam tersine acıları tinselleştirmektedirler.
Karl Marx kendi döneminde kapitalizm üzerine bir gerçekliğin farkına varmış ve bunu dile getirmiştir. Kapitalizmle birlikte ortaya çıkan kitlesel emek gücü, emeğin sömürüsü ve nihayet yabancılaşma bu gerçekliklerin somut ifadesi olmuştur. Bunu yaparken Hegel’in idealizmini tersine çevirerek insanlık tarihini diyalektik bir materyalizm üzerinden okumuştur. Esasen Marx’ın bu tespitleri bir gerçekliği ifade etmekle birlikte tutunacak bir metafizikten yoksunluğu sebebiyle tek boyutludur.
Bugün küreselleşme ile birlikte insanlığın ıstırabı daha da yaygınlık kazanmıştır. Dünyanın lordları geniş kitleleri tüketim ve borçlandırma ile sömürmeye çalışmakta ve giderek rafine yöntemlerle bunu derinleştirmektedir. Rakamlara bakacak olursak küresel ölçekte dünya kaynakları ve gelirlerini paylaşımda ciddi bir adaletsizlik sözkonusudur.
Meselâ; postmodern yaşam tarzı bir yandan doğruluk ve yanlışlık kriterlerini devreden çıkarırken diğer yandan tüketim ve borçlanmayı dünya ölçeğinde yaygınlaştırmaktadır. Tam da bu noktada sömürü gibi insanlığın kadim sorunu kendisini yeniden göstermektedir. İşte bu noktada müslümanlar dünyaya hitap eden islami söylemle bu gerçekliklerin ne anlama geldiğini analiz etmeliler ve ardından kavramlarını önermelidirler.