Gönderildiğinden bu yana Ramazan ile dost, sevgili, sırdaş gibi hasbihal etmeyi seven bir millet olmuşuz, O'na kişilik atfetmişizdir. Mevla'nın ikramı olan bu eşsiz ve cömert misafiri incelikle ağırlama gayretine girmiş, varlığından sevdiklerimizle birlikte nasiplenmek istemişizdir. Sadece şehrimize değil, gönül yurdumuza da getirmiştir yağmuru, rayihasıyla içimizi sermest kılan yediverenlerle gelmiştir o…
Bu mübarek ayda şeytanların bağlandığı söylenir, derunumuzda halen şeytanın teslim aldığı sayısız kale duruyorken hadiste geçen "merede-i şeyatin" ifadesi bizi teskin etmesin. Bizim, içimizdeki kalelere kendimizi kilitlediğimiz öylesine aşikar ki! Bizim çünkü "biz" dışında meşgul olduğu ve şikayete, nefrete, öfkeye matuf ve maruz bıraktığı yüzlerce detay var. Oysa merhametimizi, iyilik ve ikramımızı bekleyenlerin sayıları daha fazla… Bakmaya vakit bulamıyoruz ki hassasiyetimizi meşgul eden yabancı ellerin gölgesinden, görmeye vaktimiz olsun! Zamanın öykümüze yetişemeyişi, öykümüzün zamandan şikayeti hep bundan… Ne çok biliyor ama ne çok görmeyi bilmiyor, ne çok eleştiriyoruz. Sonra ne çok bildiğimizi, bilmediklerimizin toplamı zannediyoruz. Sır olanın peşinden gitmek yerine, sözde kabiliyetimizi bir avuç varlıkla ifşa ediyoruz! Küçüklüğünü ikrar küçültmezmiş insanı. Kalp ile meşguliyeti hak eden bir misafirin yanında ne çok çığlık ve sahte gözyaşı kuşanıyoruz.
Bir gün çok değerli bir zat Malik b. Dinar Hz.lerine gelerek; "İçimde yaşadığım halden memnun değilim. Gaflet ve dalalet içinde sürünüyorum. Sizin haliniz nicedir?" diye sorar.
Malik b. Dinar Hz. "Cihan mülkünün sahibi olan Allah'ın sofrasında her gün, her vakit yemek yemek, sonra da şeytanın emrine uymakla vakit geçiriyoruz." cevabını verir.
Osman Nuri Topbaş, "kişi sevdiğinin kaderinden pay alır." buyurmuşlar. Yığınla dillendirip Ramazan'ın ruhaniyetinden halen layıkıyla hissedar olamayışımız ne acı! Gelişi ile sürur verenin, gelişini dinleyemeyişimiz ne ürkütücü. Gidenlerin ayak seslerini sadece kelime ikliminde bırakışımız ne hüzünlü… Kayıp Arkadaş kitabında Kemal Sayar;
"Oysa yas zamanları sükûtun konuşmaktan daha kıymetli olduğu zamanlardır.
…
Sessizliğin kelimeleriyle ruhumuzu onaracağımız zamanlar. Kalbimizi acıyı içeriden yaşamış olanın sözüne açıp, bizim sustuğumuz zamanlar." diyor. Geçip gitmekte olan muazzez ay da bu hakikati her defasında kendine uyarlıyor. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin yanına bir gün, bir dilenci oturur ve der ki; "insan gönül huzuruna ne zaman ulaşır?"
Cüneyd cevap verir; "Ne zaman ki kalp sarayına Cenab-ı Hakkın sevgisini misafir ederse, o zaman." …
Aramızdan "şenlikli bir hüzünle" ayrılan fedakar ve vefakar yolcular için bir kez daha Allah'ın rahmetini dilerkenÜzerimize aşk ile yağan yağmur kesilmeden selam söyleyelimhüsn-i zanna; çıksın saklandığı yerden… Bir vicdan pusulası bulalım gönlümüz için, tefekkür diyarına götürsün bizi…
Derdimizi, evladını şehit vermiş anaların, yurtsuz kalanların, çilesi "beklemek" olanların yanına bırakalım. Utansın ismine "dert" deyişimizden…
Zahirimizle yaşarken hakikatimizle öyle çok özleyelim ki ölümü, geldiğindeamade bulsun kendisini gönderene bizi…
Selam ile.