Giyinme çağrısı

Yaz mevsiminin gelişiyle birlikte, büyük şehirlerin meydanlarında ve sokaklarında her geçen gün daha da şiddetlenen bir “görsel istilanın” tahakkümü altına giriyoruz. Modern birey, tarih boyunca hiç olmadığı kadar derin bir teşhir hastalığının pençesinde kıvranırken, kamusal alan bir özgürlük sahası olmaktan çıkıp bedensel bir performans sahnesine dönüşüyor. Kafayı yerden kaldırıp yürümenin neredeyse imkânsızlaştığı bu manzara, bize “Soyunuyorum, öyleyse varım” garabetinin acınası bir gerçekliğe dönüştüğünü fısıldıyor.

Başarısıyla, fikriyle veya ruhsal derinliğiyle toplumda bir karşılık bulamayan günümüz insanı, elindeki en ilkel ve en ucuz sermaye olan bedenine sığınıyor. Bedenlerin en mahrem ayrıntılarına kadar sergilenmesi özgürlük illüzyonuyla ambalajlanmakta… Oysa bu durum bir varoluş değil; tam bir siliniştir. Beden göründükçe silinir; yani daha fazla teşhir edildikçe, söyleyecek kelimesi kalmayan birinin anlamsız bağırtıları gibi ifadesizleşir.

Psikoloji literatüründe “egzibisyonizm” olarak tanımlanan teşhircilik, günümüzde modern giyim kılıfı altında normalleştirilmeye çalışılsa da, aslında bu durum patolojik bir ilgi açlığının dışavurumudur. Sınırın olmadığı yerde değerden söz edilemez; “biraz daha kısa, biraz daha dar” sarmalı, sonu gelmez bir değer düşüşüne ve insanın kendi mahremiyetinde boğulmasına yol açan psikolojik bir tuzaktır.

Modern insan, başarısı veya zihniyle değil, sadece et ve ten üzerinden var olabileceğine inandırıldı. Modern dünya, özellikle kadının zihnine “ne kadar görünürsen o kadar varsın” şeklinde zehirli bir fısıltı yerleştirdi.

Bu fısıltının arkasında, kozmetik, moda, estetik ve sosyal medya sektörlerinin oluşturduğu milyarlarca dolarlık devasa bir ekonomik çarkın olduğu söylenebilir. Modernite, düşünen ve analiz eden kadını bertaraf ederek yerine sadece seyredilen, pasif bir pazar nesnesi inşa etti. Şahit olduklarımız, bu devasa ten endüstrisinin bir ürünüdür. Kadın haklarını savunduğunu iddia edenlerin, özgürleşmeyi her seferinde daha fazla soyunma üzerinden kurgulaması da büyük bir ironidir.

Dahası, sosyal medya bu teşhirciliğin en büyük laboratuvarı ve “dijital zinciri” haline gelmiştir. Kadın, modern dünyada görünmez zincirlerle sisteme bağlanmıştır. Sürekli yenilenme zorunluluğu getiren tüketim zinciri, bedeni bir laboratuvar nesnesine çeviren estetik zinciri ve “beğeni” uğruna kendi mahremiyetini pazarlayan dijital zincir. Bedenin bir vitrine dönüştüğü bu düzende, giyinmek artık sadece bir ihtiyaç değil, başlı başına bir medeniyet direnişidir.

Yaşadıklarımız, bireysel moda tercihinin de dışında, medeniyetimizin köklerine yapılan sistematik bir saldırıdır. Çıplaklığın bir ilerleme ve elitlik simgesi olarak sunulması, modernizmin en büyük tarihsel ve felsefi yanılgısıdır.

Medeniyet örtünmektir; çıplaklık ise ilkellik… İnsanlık tarihinin şafağında, Hz. Âdem ve Havva’nın çıplaklıklarını fark ettikleri anda gösterdikleri o ilk refleks, “örtünme çabası” insanoğlunun hayvani seviyeden insani seviyeye çıkışının tescilidir. İnsan, medenileştiği ölçüde mahremiyetini inşa eder.

Modernizm, bu ontolojik hiyerarşiyi kasıtlı olarak bozarak çıplaklığı özgürlük, örtünmeyi ise gericilik olarak pazarlayan aktif bir ilkellik durumunu temsil eder. Sınırın olmadığı yerde değerden, mahremiyetin olmadığı yerde ise güvenlikten söz edilemez. İnsan, sınır koyabildiği ölçüde değerlidir ve mahremiyet sadece bireyin değil, toplumun da en korunaklı sığınağıdır. Sınırların kasten buharlaştırılması, toplumsal dokuyu koruyan ahlak iklimini doğrudan tehdit etmektedir.

“Modern sokaklarda teşhir edilen beden, bir büyük göz gibi tüm bakışları üzerine çekerek karşı tarafı bir ava dönüştürmektedir.” Bu, dindar ya da seküler fark etmeksizin kamusal alanı paylaşan her bireyin görsel huzuruna yönelik açık bir tacizdir; zira birinin sınırsız soyunma özgürlüğü, bir başkasının bakışını rızası dışında ihlal etme hakkını kimseye tanımaz.

Sürekli tahrik edilen toplum psikolojisi, sadakat krizlerinden aile çözülmelerine, cinsel suçlardaki artıştan psikolojik çöküşlere kadar geniş bir tahribat oluşturmaktadır. Üstelik hem bedeni sınırsızca teşhir edip hem de izlenmekten şikâyet etmek, toplumsal uzlaşının köküne dinamit koyan modern bir ikiyüzlülüktür. Bu tahribatı onarmanın tek yolu, “edep” kavramını yeniden ihya etmektir. Edep, sadece bir nezaket kuralı değil; kişinin haddini bilmesi, karakter disiplini ve hayatını onurlu bir usule göre tanzim etmesidir.

Unutulmamalıdır ki teşhircilik, içindekileri dillendirecek kelimesi ve zihinsel derinliği olmayanların dilsiz bağırtısıdır. Giyinmek ise sessiz ama vakarlı bir medeniyet bildirisi, ahlaki bir duruştur.

Bugün geldiğimiz noktada mesele artık sadece bir inanç veya tesettür tartışması değildir; mesele, topyekûn bir “insan olma ve haysiyet” davasıdır. Modern ilkelliğin bu ten taarruzuna karşı en güçlü kale iffet, en sarsılmaz zırh ise vakardır. Lütfen, şahsiyetinizi kuşanarak bu çürümüşlüğe karşı durun ve insan olmanın vakarını fark ederek GİYİNİN…