Gökyüzü yanarken esnemek

1968 yılı. Bilim insanı George Land, başlangıçta NASA’nın en parlak mühendislerini seçmek için kurguladığı o meşhur zekâ testini bu kez 1.600 çocuk üzerinde deniyor. Beş yaşındaki bu çocukların yüzde 98’i, dünyayı algılama biçimleriyle “dâhi” çıkıyor.

Aynı test, on beş yıl sonra o çocuklara tekrar yapıldığında ortaya çıkan tablo sarsıcı: Dâhilik oranı sadece yüzde 2.

Çocukların zekâsı elbette buharlaşmadı. Sadece o yeknesak çark, yıllar boyunca onlara hazır cevapları ezberletirken; içlerindeki o muazzam soru sorma yetisini, eşyaya ve hadiselere şaşırma refleksini söküp aldı. Büyümek, hayret etmeyi unutmaktı. Ve işte bugün, gökyüzü yanarken esnemek dediğimiz şey tam da bu: her şeyi gören ama hiçbir şeye gerçekten şaşıramayan, öğretilmiş bir tepkisizlikle donup kalmış bir toplumsal bilinç hali.

Bu sarsıcı istatistiğin bugünün dünyasıyla ne ilgisi var? Cevap, tam şu an gözlerimizin önünde akıp giden felaketler silsilesine verdiğimiz o ürpertici tepkisizlikte gizli.

Ortadoğu’nun göklerini yırtan füzelerin gürültüsüne bir anlığına kulaklarınızı tıkayın. Zira asıl fırtına, dumanlı savaş meydanlarında değil; binlerce kilometre ötedeki lobi koridorlarında ve lüks emlak ofislerinde kopuyor. İngiliz basınına sızdırılan iddialara göre; Tahran yönetiminin tepe isminin veliahdı olarak anılan Müçteba Hamaney’in kontrolüne, Kuzey Londra’nın en seçkin semtlerinde tam 73 milyon sterlinlik devasa bir lüks malikane portföyü devrediliyor. Yoksul kitleler savaşmaya ve ölmeye çağrılırken; elitlerin servetleri o düşman belledikleri başkentlerin en güvenli limanlarında el değiştiriyor.

Kan coğrafyanın mazlumlarına, servet küresel elitlere.

Sahnede oynanan bu kanlı tiyatroyu “yeni bir kriz” sananlar, tarihin tekrarlayan o acımasız ritmini gözden kaçırıyor. Beyaz Saray’da toplanan papazların Trump’ın etrafını sararak onu kutsamaları; meselenin salt bir siyaset değil, ilahiyat kılıflı bir küresel dizayn olduğunu gösteriyor. Bu dizaynın haritası ise giderek daha açık serilmektedir.

Nitekim Amerikan Wall Street Journal gazetesinin son dönem analizlerinde dikkat çekici bir eğilim göze çarpıyor: Bazı Batılı stratejistler, İran’ın zayıflamasıyla oluşacak bölgesel boşluğu Türkiye’nin doldurmasına izin verilmemesi gerektiğini, Ankara’nın bu süreçte dengelenmesi gerektiğini işliyor. Olan biten hiçbir şey tesadüf değil; bu yangının nihai hedefi, coğrafyanın son bağımsız kalesini kuşatmaktır.

Dünya, bu kanlı mühendisliğin ağır bedelini ödemeye başladı bile. Varil fiyatlarının 150 dolara tırmanabileceği ve dünyanın hızla derin bir resesyona girmek üzere olduğu uyarısı yapılıyor.

Bu mürailiğin ne yazık ki bölgesel taşeronları da var. “İslam davası” kılıfına bürünmüş mezheççi bir akıl, kitleleri uyuşturan bir ideolojik körlük üretiyor. İran eksenli bu yapı; Suriye’de, Karabağ’da ve Irak’ta milyonlarca masumun acısı üzerinden kendi nüfuz alanını genişletmekten geri durmadı. Kafkasya’ya açılan o tarihi koridoru kesmek için de aşılmaz bir mezhep seddi ördü.

Bu tablo karşısında şu soruyu sormadan geçmek olmaz: Küresel sömürü düzeni, elindeki devasa teknolojik güce güvenerek koca bir coğrafyayı dize getirebileceğini zannederken, düştüğü o büyük tuzağı gerçekten fark edemiyor mu? Stratejistlerin “asimetri paradoksu” olarak tanımladığı o şaşmaz kural tam da burada devreye giriyor. Üst akıl, gökten bombalar yağdırdıkça o ülkeleri yıkmıyor; tam aksine, yıllardır birbiriyle çatışan kesimleri ortak düşman karşısında tek bir yumruk haline getirerek muazzam bir toplumsal kenetlenme yaratıyor. Lider kadrolarını hedef aldıkça devleti çökertmiyor; aksine o hantal bürokrasiyi zorunlu bir budamaya tabi tutarak liyakatli ve dinamik yeni nesillerin önünü açıyor. Kısacası emperyalizm; yok etmeye çalıştığı coğrafyaları kendi elleriyle daha dirençli ve daha uyanık bir hale getiriyor.

Bu çelişki, sadece askeri sahayla sınırlı değil. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT), 1968’den bu yana kâğıt üzerinde var. İran o antlaşmanın tarafı; nükleer silah geliştirmeyeceğini taahhüt etmiş, barışçıl enerji kullanma hakkını koruyor. Ama kâğıt üzerindeki düzen ile defakto gerçeklik arasındaki o derin uçurum, uluslararası hukukun ne denli boşta asılı kaldığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Zira yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum izleri, denetimlerden kaçınma, balistik füze programı… Bu tablo, uluslararası toplumda derin soru işaretleri doğurmaya devam ediyor. Uluslararası sistemde merkezi bir otorite olmadığında, antlaşmaların yapılması ve yaptırımların işletilmesi için bir dünya mahkemesi bulunmadığında; kural kitabı ne kadar kalın olursa olsun, sahayı belirleyen güç politikalarıdır.

Peki biz, göz göre göre oynanan bu kumpaslara rağmen neden suskunuz?

Çünkü asıl ve nihai savaş, füzelerin düştüğü o topraklarda değil; bizzat insan şuurunun, dikkatinin ve idrakinin üzerinde veriliyor. Aralıksız akan malumat sağanağının bizi fırtınaya karşı daha donanımlı kıldığına inandırıldık. Halbuki bu bir feraset değil; öğretilmiş bir belahet, derin bir şuur felcidir.

İşte tam bu noktada bir çıkış yolu, bir uyanış ufku var. Ankara’nın yıllardır ilmek ilmek ördüğü o kucaklayıcı akıl; sınırlarını sadece güçle değil, sarsılmaz bir şuurla korumanın da manifestosudur. Komşularının zaafından medet ummayan Türkiye; asıl çözümün bu coğrafyayı içeriden çürüten taassubun karşısına “ortak aklı ve insan onurunu” koymakta olduğunu gösteriyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu hafta yaptığı açıklama da tam bu gerçeği tescil ediyor: “Bu bir tesadüf değildir; Cumhurbaşkanımızın liderliğinde takip ettiğimiz isabetli dış politikanın bir sonucudur.” Ne var ki bölgesel dengelerin bu kadar hızlı dönüştüğü bir süreçte, Ankara’nın önündeki asıl büyük tehlike İran’ın çöküşüyle doğacak bölgesel güç boşluğunu dolduracak aktör meselesidir. Suriye’de 25 kilometre mesafedeki kontrol noktaları, İbrahim Anlaşmaları ve şimdi İran cephesi… Bölgesel güç dengesi, Ankara’nın tüm güvenlik konseptini yeniden tanımlamayı zorunlu kılacak hızla dönüşüyor. Aynı açıklamasında Sayın Fidan, bu tehlikenin altını da çok net çizdi: “İran’da sivil savaş çıkarmayı hedefleyen, etnik veya dinsel fay hattı etrafında çarpışmayı hedefleyen bütün senaryolara karşıyız. En tehlikeli senaryo bu senaryodur.”

Bu uyanışın en somut ve en güzel örneklerinden biri bu hafta sonu sanatseverleri bekliyor. Hattat Hüseyin Kutlu’nun riyasetinde, alanında uzman sanatçılardan oluşan 66 kişilik heyetin uzun ve titiz çalışmasıyla hazırlanan “İstanbul Mushafı Dijital Sergisi”, Atatürk Kültür Merkezi’nde sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bizlere sunduğu bu nadide sergi, Asr-ı Saadet’ten günümüze 15 asırlık Mushaf sanatlarının dijital bir panoramasını gözler önüne seriyor. 17 Şubat – 19 Mart tarihleri arasında, her gün 10.00 – 20.00 saatleri arasında AKM Kültür Sokağı’nda ücretsiz ziyaret edilebilecek olan bu sergiyi takvimlerinize almanızı özellikle tavsiye ediyorum. Güzel yazıyla ve Hakk’ın sözüyle yüzleşmek; belki de içimizdeki o “hayret etme” refleksini yeniden uyandırmanın, ümmetçe Hakk’ın sözünde birleşebilmenin en saf ve en kalıcı yoludur.

Bizi küresel satrancın piyonu olmaktan kurtaracak yegâne güç; komşunun yarasını kendi yaramız bilerek o büyük sivilizasyonel duruşu yeniden inşa etmektir. Sömürü çarklarının en çok korktuğu şey füzeler değil, birbirinin kuyusunu kazmayı reddeden uyanık bir coğrafyadır.

Namlunun ucu bugün sınır ötesinde, başka başkentlere dönük görünebilir. Lâkin tarihin hiçbir döneminde silah, uyanmış bir bilinci susturamamıştır. İçimizdeki o mukaddes tecessüs ve hayret etme yetisini bir kez diriltenler; kurulan bu denklemin nihai faturasını, er ya da geç, bu dizaynın mimarlarının önüne koyacaktır. Çünkü en büyük güç; namludan değil, gerçeği gören ve söylemekten korkmayan vicdandan çıkar.