Görünen Savaş, Görünmeyen Hesap

Ortadoğu’da bir kez daha silahlar konuşuyor. Televizyon ekranlarında patlayan füzeler, yıkılan binalar ve savaş haritaları gösteriliyor.

Ama her zamanki gibi asıl soru neredeyse hiç sorulmuyor: Onca masum insan ne uğruna ölüyor?

Bu coğrafyada her çatışma, görünmeyen güçlerin satranç tahtasında yaptığı hamlelerin sonucudur.

Bugün İran hedefte. Dünya medyasına anlatılan hikâye oldukça tanıdık: “İran’ın nükleer programı durdurulmalı, bölgesel tehdit ortadan kaldırılmalı.”

Ama bu söylemi daha önce de duymuştuk. Irak işgalinde… Libya operasyonunda… Suriye krizinde…

Her seferinde gerekçeler farklıydı ama sonuç aynı oldu: Yıkılan ülkeler, parçalanan toplumlar ve bitmeyen bir kaos.

Ortadoğu’da savaşların görünür nedeni güvenliktir; gerçek nedeni ise güç dengeleridir.

Bugün İran’a karşı yürütülen operasyonlara baktığımızda yalnızca askeri hedefler değil, aynı zamanda büyük bir jeopolitik hesap da görülüyor.

İran sıradan bir ülke değil.

Hürmüz Boğazı’nın kapısında duruyor.

Dünyanın en büyük enerji rezervlerinden birine sahip.

Ortadoğu’nun siyasi ve askeri dengelerinde belirleyici bir aktör.

Böylesi bir ülkenin zayıflaması yalnızca Tahran’ı değil, bütün bölgenin kaderini değiştirir.

Bu savaşın en dikkat çekici taraflarından biri ise İran’ın yaşadığı ağır istihbarat zafiyeti.

Son yıllarda İran’da neredeyse film senaryolarını andıran operasyonlar yaşandı. Nükleer bilim insanları suikastlarla öldürüldü. Üst düzey askeri komutanlar hedef alındı. Kritik tesisler sabote edildi.

Bütün bunlar bir gerçeği açık biçimde gösteriyor: İran yalnızca dışarıdan değil, içeriden de ciddi bir güvenlik krizi yaşıyor. Bir devlet için en tehlikeli durum hainlerin içeride olmasıdır.

İsrail açısından İran yalnızca bir rakip değil; varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor. Bu yüzden Tel Aviv yıllardır İran’ın askeri ve teknolojik kapasitesini zayıflatmaya çalışıyor. İsrail için ideal senaryo İran’ın askeri olarak zayıflaması ve bölgesel etkisinin kırılmasıdır.

Ancak bu hedef tek başına İsrail’in askeri gücüyle gerçekleştirilemeyecek kadar büyüktü. Bu nedenle savaşın içerisine sinsi planlarla ABD’yi de çekmeyi becermiş durumda.

Körfez ülkeleri bu yüzden tedirgin.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer petrol zengini devletler İran ile doğrudan savaşa girmek istemiyor. Çünkü böyle bir savaşın ilk hedeflerinden biri enerji altyapıları olacaktır.

Ortadoğu’da bir petrol tesisinin vurulması yalnızca bir ülkenin değil, bütün dünyanın ekonomisini sarsar.

ABD Başkanı Donald Trump ise bu savaşın en kritik aktörü.

Trump’ın söylemleri her gün farklı. Artık o da ne diyeceğini bilemiyor. Bir gün savaşın kısa sürede biteceğini söylüyor, ertesi gün İran yönetimini açıkça tehdit ediyor. İplerini İsrail’in eline vermiş, kukla gibi oynatılmaya razı olmuş gibi. Bunun sonucunda da yaklaşan seçimlerde ABD kamuoyu da ona gereken cevabı verecektir.

Ancak dünya medyasındaki analizler Trump’ın hedefinin yalnızca İran olmadığını gösteriyor.

Başka bir ifadeyle bu savaş yalnızca bugünü değil, geleceğin Ortadoğu’sunu da şekillendirecektir.

Ortadoğu’da dış müdahaleler çoğu zaman planlandığı gibi sonuçlanmaz.

Irak’ta hızlı bir zafer bekleniyordu; yıllarca süren bir kaos doğdu.

Libya’da kısa bir operasyon öngörülüyordu; devlet tamamen çöktü.

Suriye’de dengeler hızla değişecekti; savaş on yılı geçti.

Ortadoğu’nun en büyük özelliği şudur: Bu coğrafyada savaş başlatmak kolaydır, ama bitirmek neredeyse imkânsızdır.

Bugün İran hedefte. Yarın başka bir ülke. Yani kısacası Ortadoğu hâlâ büyük güçlerin hesaplaşma sahası.

Ve bu satranç oyununda taşlar hareket ettikçe bedeli çok ağır olur ve bu bedeli zamanla dünya ödeyecektir. Şimdi hangi ülke güvenli. Hangi ülke ben de terör eylemi olmaz diyebilir.

Belki de bu yüzden asıl soru hâlâ cevap bekliyor: İran bu savaştan sonra nasıl hareket edecek? Bunu iyi kullanıp içerisindeki cerahatı temizyelerek büyüyecek mi, yoksa kaosa mı sürüklenecek?