Gücün İmtihanı

Kur’an’da bazı sureler vardır; insanı teselli etmekten önce sarsar. Okuyup geçtiğinizde değil, üzerine düşündüğünüzde sizi kendi içinizle baş başa bırakır. Tevbe Suresi bunların başında gelir. İnsanın hoşuna gidecek sözler söylemekten ziyade, onu gerçekle yüzleştiren bir hesaplaşma çağrısıdır. Burada kaçamak cevaplara, süslü mazeretlere ve yumuşatılmış hakikatlere fazla yer yoktur.

Tevbe Suresi’nin önemli mesajlarından biri, insanın özellikle güç sahibi olduğunda nasıl bir imtihanla karşı karşıya kaldığıdır. Medine döneminde, Müslümanların artık yalnızca savunma durumunda olmadığı, toplumsal ve siyasal bir güç hâline geldiği bir dönemde nazil olması dikkat çekicidir. İnsanlar bazen yenilirken değil, kazanırken savrulurlar. Çünkü kaybettiğinizde kendinizi sorgulamak zorunda kalırsınız; kazandığınızda ise haklı olduğunuzu düşünmek kolaylaşır. Asıl imtihan da çoğu zaman tam burada başlar.

Bugün dünyaya baktığımızda bunun hâlâ ne kadar güncel olduğunu görüyoruz. Büyüyen kurumlar, güçlenen yapılar, genişleyen çevreler, artan imkânlar ve kalabalıklaşan söylemler var. Fakat bütün bunlarla birlikte sorumluluk duygumuz da aynı ölçüde büyüyor mu? Yetki arttıkça hesap verme şuuru güçleniyor mu? Makam yükseldikçe tevazu artıyor mu? Söz çoğaldıkça sorumluluk da çoğalıyor mu?

Bazen bunun tersine şahit oluyoruz. İnsanların eline imkân geçtikçe kendilerini sorgulama ihtiyacı azalıyor, yetki arttıkça hesap verme duygusu zayıflıyor. Herkes konuşuyor ama herkes sorumluluk almak istemiyor. Herkes başkasının hatasını görüyor ama kendi kusuruna bakmıyor. İşte Tevbe Suresi tam da burada insanı başkasını yargılamaya değil, önce kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor. Çünkü bir toplumda sözün itibarı kalmazsa hiçbir ilke uzun süre ayakta kalamaz. İnsanların şartlara göre söz değiştirdiği, menfaat değiştiğinde ilkelerin bir kenara bırakıldığı bir yerde güven de zamanla ortadan kalkar. Verilen sözün arkasında durmak yalnızca bir davranış değil, aynı zamanda ahlâkın ve güvenin temelidir.

Surenin en dikkat çekici bölümlerinden biri ise münafıklık konusundaki tavizsiz yaklaşımıdır. İnandığını söylemek başka, inandığı gibi yaşamak başkadır. Zor zamanda geri çekilmek, sorumluluk gerektiğinde mazeret üretmek ve bedel ödenmesi gereken yerde kenara çekilmek, yalnızca bireysel bir zaaf değil, zamanla toplumsal bir hastalık hâline gelebilir.

Bugün de herkesin konuştuğu, fakat kimsenin elini taşın altına koymak istemediği zamanlar yaşamıyor muyuz? Herkes eleştiriyor ama çözüm için sorumluluk almaktan kaçınıyor. Herkes haklı, herkes mağdur, herkes başkasından hesap soruyor. Fakat insanın kendisine dönüp “Ben ne yaptım, neyi göze aldım, hangi sorumluluğu üstlendim?” diye sorması nedense daha zor geliyor.

Gerçek inanç, konfor zamanlarında değil, zor zamanlarda belli olur. Fedakârlık, paylaşmak, adalet ve sadakat; güzel cümlelerle değil, gerektiğinde bedel ödemeyi göze alan bir duruşla anlam kazanır. İnanç, insanın hayatını kolaylaştırdığı kadar zorlaştırdığı zamanlarda da ona yön gösterebiliyorsa samimidir. Belki de surenin bugün bize en güçlü mesajı “onlar” demeden önce “ben” demek… Başkasının samimiyetini sorgulamadan önce kendi samimiyetimizi tartmak… Güç sahibi olduğumuzda daha mı adil, daha mı merhametli, daha mı sorumlu olduğumuzu kendimize sormak… Çünkü insanın gerçek imtihanı, sahip olmadığı şeylerle değil, sahip olduklarıyla başlar. Güç elimize geçtiğinde kim olduğumuz ortaya çıkar. Ve Tevbe Suresi, bizi başkalarının hesabını tutmaya değil, önce kendi hesabımızı görmeye çağırır.