Toprağın sırrını vermediği, kemeye niyetlenip Alinazik'e talim ettiğimiz bir geceydi.
Şehrin göğüne uzanan o eski restoranın en üst katında, Boğaziçi'nin ağırbaşlı suları bir yanda, asırların yorgun bekçisi Galata diğer yandaydı.
Benim önümde sek değil, suyu kararında inceltilmiş, ağzına kadar buzla dolu bir kadeh sirke duruyordu. Ata mayasıyla uyandırılmış, böğürtlenin o kekremsi inadı ve gül yapraklarının genzi yakan ağırbaşlı ferahlığı. Onun önünde ise beklediğimiz o tabağın uzağına düşen bir Alinazik.
Sessizdi. Gümüş çatalı porselenin soğuk yüzeyine bırakmadan evvel, başparmağıyla sapındaki görünmez bir lekeyi usulca sildi. Sonra o kesin hükmünü verdi: "Patlıcanında o isli inilti yok, yoğurdu yavan; maydanozu ve taze soğanı… bilhassa taze soğanı fazla bunun."
Birbirimizin yaralarına dokunmamayı zımnen kabul etmiştik. Boğaz'ın o sağır edici karanlığına dalıp gittik. Yarıya kadar açık camdan ince bir yağmur kokusu süzülüyordu; gözler uzaklardaki sularda aklındakini ararken, balkonun tentesi usul usul kapanıyordu. Suyun o zifiri boşluğundan sıyrılıp içeri doğru sessizce süzülen yarasalar göründü birden. Saatin o dipsiz uçuruma çoktan devrildiğinin farkına o kanat çırpışlarından vardık.
Dalgınlıkla masanın üzerindeki o ağır, sırça sirke şişesine uzandı.
Şişe ellerinin arasında ansızın, tok bir çatırtıyla parçalandı.
Keskin bir gül kokusu Boğaz'ın serinliğine karıştı. Kırmızı tortu, beyaz örtünün üzerinde usulca yayıldı.
Sustuk.
O gece şef garsonun o ağırbaşlı nezaketi ziyadesiyle suistimal edildi. Masada ne bir kül tablası döküldü ne de bir ses yükseldi; sadece ileride kurulabilecek kalpler yerine, sırça bir şişe kırılmıştı. Ağzımızda henüz taze nane yaprağının rayihası kaybolmamıştı.
Gece üçe devrildiğinde, aniden edilen bir telefonla uykudaki pastane sahibi ayağa kaldırıldı.
Restoranın yüksekliğinden inip, sokağın serinliğine karıştık. İmalathanenin un ve cheesecake kreması kokan mahremiyetine vardığımızda içeri girmedik, eşikten izledik. Yorgun bir kalfa, ertesi günün habersiz kalabalıkları için vitrini diziyordu.
Nizamı bozmamak ve alarmı çaldırmamak için, kapıya yakın bir köşeye sığıntı gibi iliştirildik. Titrek bir mum ışığının gölgeli sükûnetinde, sokağın o sağır karanlığından yalıtılmıştık.
Mumun alevi altında, doğrudan fırından çıkmış glütensiz krem brüle servis edildi bize. O gümüş kaşığı tatlıya doğru uzatırken, teninin altından usulca süzülen o incecik, yeşil damarların ritmini görüyordum. Daha neden bize her yerde gümüş kaşıkla servis yapılıyor diyemeden, istemsiz bir şekilde:
"Kahve içer misin?" diye sordum.
Gözlerini o titrek alevden ayırmadan, sol eliyle masadaki dökülmüş ekmek kırıntılarını usulca tek bir çizgi üzerinde hizalamaya başladı. "Ben kahve sevmem ki…" dedi. "İlla bir şey içeceksek…"
Cümlesini tamamlamadı.
Kısa bir süre sonra, o sağır edici sessizliğin ortasına papatya çayı geldi.
O tamamlanmayan cümle üzerime yapıştı. Ertesi gün, kaylule uykusunun o derin ve karanlık sinesinde o geceyi yeniden yaşadım. Kekremsi bir tadla uyandım; sirkenin mi, rüyanın mı yoksa o yarım cümlenin mi bıraktığı, bilemedim. Televizyon kısıktı. Uzaktan, neredeyse fısıltıyla bir ses:
"...merhameti, insanı, muhabbeti merkeze koyan bir anlayışı yaşatmaya çalışalım..."
Gözlerimi açmadan dinledim. Dünya Etnospor Birliği Başkanı Bilal Erdoğan, Nazilli'deymiş. 2 Mayıs. Sesi devam ediyordu:
"Gerçekten yeniden dünyada barışın, yeniden dünyada sevginin, kardeşliğin egemen olabilmesine bu bizim gençlerimiz bence ön ayak olacaklar. Çünkü bizim ecdadımız Anadolu'da bunu başarmış."
Yarı uykuda o sözler bir yere oturdu. O geceyi, o kırıntıları, o tamamlanmayan cümleyi düşündüm. Adını koyamadığım şeyin adı belki de buydu.
O gece aklımda kalmıştı zaten.
Sızılı avuçlarını masaya yaslayıp kalktığında dışarıda ağır bir yağmur başlamıştı. Toprak, kendi sırrından kaçanları merhametsizce ıslatıyordu. Eşikte durdu. Omuzları çökmüş, gecenin bütün yorgunluğunu kuşanmış bir halde bana döndü: "Beni eve bırakır mısın?" dedi.
O saatte, o felsefi buhranın tam ortasında mecburen sadece çenemin açılması gerekliydi. Gecenin o ağır hüznüne inat, buz gibi, rasyonel bir cümle döküldü dudaklarımdan: "Lastikler dört mevsimlikse, neden olmasın."
Yağmurun içine adım atmadan evvel, uykusundan uyanıp o tezgâhı bizim için açan pastane sahibine döndüm. Mahcup ve ağır bir sesle "Tanıştığımıza sevindim" demek zorunda kaldım. Emeğin vakarı, her şeye rağmen bir teşekkürü emrediyordu.
Zaman sonra, bir iki kere rastladım ona; o yurtsuz yığınların aktığı geniş caddelerde. O gece masadan gizlice aldığım o keskin sırça kırığından bahsettim. "Ara sıra dokun o keskinliğe…" dedi, "…belki o manzarayı hatırlarsın."
Hatırlıyorum onu bazen: Boğaz'ın karanlığından süzülen yarasalar, örtüye yayılan kırmızı tortu, masada tek bir çizgiye dizilen ekmek kırıntıları, alarm çalmasın diye sığınılan bir köşe, vitrini dizen bir kalfa ve dört mevsimlik lastikler. "Yoğurdu yavan; maydanozu ve taze soğanı… bilhassa taze soğanı fazla."