Vakif_Katilim

Beyyine suresinin tefsiri

Beyyine suresinin tefsiri

Beyyine suresi en anlatıyor? Beyine suresinin tefsirini hazırladık. Beyyine suresi Medine'de nazil olmuştur. 8 ayeti kerime olan Beyyine suresi adını birinci ayetinde geçen ve açık delil anlamına gelen Beyyine kelimesinden alır. İşte beyyine suresinin tefsiri...

09 Ocak 2021 14:49:12

Beyyine suresi en anlatıyor? Beyine suresinin tefsirini hazırladık. Beyyine suresi Medine'de nazil olmuştur. 8 ayeti kerime olan Beyyine suresi adını birinci ayetinde geçen ve açık delil anlamına gelen Beyyine kelimesinden alır. İşte beyyine suresinin tefsiri...

Beyyine suresi en anlatıyor? Beyine suresinin tefsirini hazırladık.  Beyyine suresi Medine'de nazil olmuştur. 8 ayeti kerime olan Beyyine suresi adını birinci ayetinde geçen ve açık delil anlamına gelen Beyyine kelimesinden alır. İşte beyyine suresinin tefsiri...

1. Kâfir olan Ehl-i kitap ve müşrikler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar içinde bulundukları inkâr hâlinden ayrılacak değillerdi.

2. Bekledikleri o delil, Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir ki, onlara tertemiz Kur’an sayfalarını okumaktadır.

3. Onun okuduğu sayfalarda her bakımdan mükemmel, dosdoğru ve çok kıymetli hükümler bulunmaktadır.

Resûlullah (s.a.s.), peygamber olarak gönderilmeden önce Arap Yarımadası’nda kâfir iki grup vardı. Birincisi “Ehl-i kitap” olanlar, ikincisi “müşrikler”dir.  Ehl-i kitaptan maksat, tahrif edilmiş olsa da ellerinde ilâhî bir kitap bulunan ve ona inanan kimselerdir. Genel mânada söyleyecek olursak yahudi ve hıristiyanlardır. Kur’ân-ı Kerîm yahudilerin “Uzeyr Allah’ın oğludur” diyerek küfre düştüklerini (bk. Tevbe 9/30); hıristiyanların da “Allah Meryem oğlu Mesih’tir” (bk. Mâide  5/17) ve “Allah üçün üçüncüsüdür” (bk. Mâide  5/73) diyerek kâfir olduklarını haber verir. Aslı itibariyle bunların dinleri de tevhid dini olmakla birlikte, sonradan bunu bozmuşlardır. Müşriklerden maksat ise, hiçbir peygambere inanmayan ve hiçbir kitabı bulunmayan kimselerdir. Bunların asıl dini de şirk diniydi. Tevhidi kesinlikle red ve inkâr ediyorlardı. Her iki grup da Peygamberimiz gönderilmeden önce küfür üzere bulunuyorlardı. Çünkü onları doğru bir inanca çağıracak ne önlerinde ilâhî bir rehber, bir peygamber vardı; ne de ellerinde onlara doğru inancı öğretecek bozulmamış, sağlam ilâhî bir kitap kalmıştı. Hepsi bir şekilde yanlış bir yola saparak küfre düşmüşlerdi. Öyle koyu bir küfür karanlığı içinde bulunuyorlardı. Eğer Allah Teâlâ merhamet buyurup, hakikatin apaçık bir delili olan Âhir Zaman Peygamberi (s.a.s.)’i göndermeseydi, onlar kıyâmete kadar o küfür karanlığı içinde kalacaklar, bütün benlikleriyle sarıldıkları o küfür halinden hiçbir zaman ayrılıp kurtulmaları mümkün olmayacaktı. Allah’tan büyük bir lutuf olarak Peygamberimiz (s.a.s.) geldi. Kur’an’ı getirdi. Her türlü yalan, şüphe, sapıklık, yanlışlık ve eksikliklerden uzak tertemiz sahifelerden ibaret olan; içinde en sağlam, dosdoğru, hakkı bâtıldan ayıran âyetler, ilâhî hükümler bulunan Kur’ân-ı Kerîm’i okudu. Onun mânalarını tefsir ve beyân etti. Onun itikâdî, amelî, ahlâkî… bütün hükümlerinin nasıl tatbik edileceğini bizzat yaşayarak öğretti.

Ama ne var ki:

4. Ehl-i kitap, kendilerine o apaçık delil geldikten sonra onun hakkında anlaşmazlığa düştüler.

Aslında Ehl-i kitap, yani yahudi ve hıristiyanlar, kitaplarının verdiği bilgilere dayanarak âhir zamanda bir peygamber geleceğini bekliyorlardı. Onun sahip olduğu vasıfları ve hususiyetleri biliyorlardı. Onu, kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı. (bk. Bakara 2/146) Fakat o peygamberin de yine kendilerinden geleceğini umuyorlardı. Hatta müşrik kabilelerle yaptıkları savaşlarda “Ey Rabbimiz! Âhirzamanda göndermeyi va‘dettiğin o peygamber hakkı için senden bizi muzaffer kılmanı diliyoruz” diye dua ediyorlardı. Lâkin, Allah Teâlâ, onların dualarında zikrettikleri Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz’i peygamber olarak gönderince, O’nun peygamberliğini ve getirdiği kitâbı inkâr ettiler. Bunun üzerine Hak Teâlâ: “Allah tarafından onlara ellerindeki Tevrat’ı doğrulayan bir kitap gelince, onu inkâr ettiler. Halbuki daha önce bu kitabı getirecek Peygamber’i bekliyor ve onun hürmetine inkârcılara karşı gâlibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. İşte Tevrat’tan öğrendikleri o bilgileri muşahhas halde karşılarında görünce, onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti bu kâfirlerin üzerinedir” (Bakara 2/89) âyetini indirdi. (Kurtubî, el-Câmi‘, II, 27; Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 31)

Son olarak zikrettiğimiz âyet-i kerîme de açıkça bildirdiği gibi, getirdiği dinin doğru din olduğuna bizzat kendisi apaçık delil teşkil eden o Peygamber gelince Ehl-i kitap onun hakkında ayrılığa düştüler. Pek çoğu ona inanmadı. Bir kısmı ise ona inandı. Daha önce hepsi böyle bir peygamberin geleceği hususunda ittifak halinde iken, gelince bu ittifakları bozuldu. İnanıp inanmama hususunda aralarında tefrikaya düştüler. Nitekim şu âyet-i kerîmeler onların bu halini daha açık izah eder:

“Şüphesiz Allah katında tek makbul din İslâm’dır. Ehl-i kitap, ancak kendilerine Peygamber’in hak olduğuna dair bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Artık kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, şunu bilsin ki Allah, elbette hesâbı çok çabuk görendir.” (Âli İmran 3/19)

“Geçmiş ümmetler ancak kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık ve ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belirli bir vakte kadar azabın ertelenmesine dair önceden verilmiş bir karar olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm çoktan verilmiş ve işleri bitirilmiş olurdu. Onlardan sonra kitaba mirasçı olanlar ise hâlâ kitap hakkında derin bir şüphe içindedirler.” (Şûrâ 42/14)

Yüce Rabbimiz, Resûl-i Ekremi’ni اَلْبَيِّنَةُ (beyyine) olarak tavsif buyurur. “Beyyine”, ışık gibi kendisi gayet açık olup başkasını da açıklayan, ortaya çıkaran demektir. Bu sebeple dâvacının dâvasını açık bir şekilde beyân ve ispat eden şâhide, açık ve sağlam delîle ve mûcizeye “beyyine” denilir. Burada gerçeği beyân ve ispat edecek apaçık, kesin delil veya mûcize demektir ki, maksadın Peygamberimiz (s.a.s.) olduğu açıktır. Onun tertemiz hayatı, son derece dürüst ve güvenilir olup güzel ahlâkın bütün dallarında en mükemmel olması dinin en bariz delilidir. Öyle ki, sahip olduğu şahsiyet ve vazifesini mükemmel bir şekilde temsil etmesi itibariyle Resûl-i Ekrem Efendimiz’e bakan bir insan, başka hiçbir delile ihtiyaç duymadan onun doğruluğuna kanaat getirebilirdi. Zira çok defa onu sadece görmek, peygamberliğini kabul etmeğe yetmişti. Abdullah b. Revaha (r.a.)’ın:

لَوْ لَمْ تَكُنْ فِيهِ آياَتٌ مُبَيِّنَةٌ     لَكَانَ مَنْظَرُهُ يُنْبِئُكَ بِالْخَبَرِ

“O apaçık mûcizelerle gelmemiş olsaydı bile, Sadece mübârek cemâline bakmak, ahlâk ve şemâilini seyretmek, onun doğruluğu hakkında sana tatmin edici bir bilgi verir” sözü, bu gerçeğin ifadesidir. Nitekim yahudi­le­rin seç­kin âlimlerinden Ab­dul­lâh b. Se­lâm (r.a.), onun gül yü­zü­nü gör­dü­ğün­de; “Bu yüz, ya­lan­cı yü­zü ola­maz!” di­ye­rek sa­de­ce bu se­bep­le iman et­miş­ti. (Tir­mi­zî, Kı­yâ­met 42)

Peygamberimiz (s.a.s.), ümmî olduğu ve hiçbir hocadan ders almadığı halde Kur’ân-ı Kerîm gibi kıyamete kadar devam edecek dil ve ilim mûcizesi bir kitap getirmiştir. Bedevî bir toplumda tarihin en büyük inkılabını gerçekleştirmiştir. Getirdiği inanç esasları, ibâdetler, hükümler ve ahlâkî prensipler öyle doğru ve yücedir ki, ona tâbi olarak manevîyat, ahlâk ve ilimlerde muazzam ilerlemeler kaydedilmiştir. Onun feyzi ve sohbetiyle ashâb-ı kirâm gibi güzide bir nesil teşekkül etmiştir. Yine onun izinde asırlar boyu dünyaya ışık saçan yüz binlerce mükemmel insan yetişmiştir. Bütün bunlar düşünülecek olursa, Resulullah (s.a.s.)’in dinin âşikâr delili, en büyük mûcizesi olduğu ve onu tanıma vesîlelerinin ne kadar fazla olduğu anlaşılır.

Şunu belirtmek gerekir ki, Resûlullah (s.a.s.)’in getirdiği din de, önceki peygamberlerin getirdiği dinin aynı esasları üzerine kuruluydu:

5. Halbuki onlara da ancak, taat ve ibâdeti yalnızca Allah’a has kılıp sadece O’nun rızâsını hedef alarak, bâtıl dinleri terk edip dupduru bir tevhid inancı içinde sadece Allah’a kulluk etmeleri, namazı dosdoğru kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte sağlam, dosdoğru ve kıyâmete kadar bâkî kalacak din budur!

İlk peygamber Hz. Âdem’den itibaren Son Peygamber (s.a.s.)’e kadar Allah’ın kullarına emrettiği dinin aslı aynıdır. Hz. Mûsâ ve Hz. İsa aynı dini tebliğ etmişlerdir. Tevrat ve İncil de dinin aynı esaslarını beyân buyurmuştur. Hz. Muhammed (s.a.s.) de yine aynı esasları tebliğ etmiştir. Kıyamete kadar da din aynı esaslar üzerine devam edecektir. Çünkü sağlam, dosdoğru ve bâkî olan, Hak katında makbûl din budur. Bu esaslar şunlardır:

›    Dini yani ibâdet ve itaati yalnızca Allah’a has kılarak sadece O’na kulluk etmek; ibâdette hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak.

›    Şirk şüphesi taşıyan her türlü sapık inanç, düşünce ve görüşten uzaklaşıp Allah’ın birliğine inanmak, tek olan Allah’a yönelmek, O’na tapmak.

›    Namaz kılmak. Çünkü namaz Allah’a saygının en yüksek ifadesidir.

›    Zekât vermek. Çünkü zekât insana şefkat ve sevginin en mühim ifadesidir.

Bu esaslara aykırı inanç ve amellerin dinde yeri yoktur. Halbuki Ehl-i kitabın o zaman ki sahip oldukları dini anlayışta bu esasların hepsi bozulmuştu. Bâtıl inançlar ve bozuk ameller her tarafı sarmıştı. Çünkü onlar, kitaplarını bizzat kendi elleriyle tahrif etmiş, ondaki doğru esasları değiştirmiş ve aslında olmayan pek çok şey ona ilave etmişlerdi. Neyin doğru neyin yanlış olduğu birbirine karışmıştı. İşte gelen son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) ve getirdiği ebedî hidâyet güneşi Kur’ân-ı Kerîm, bütün bu yanlışları düzeltmiş ve en doğru dini apaçık bir güneş gibi yeniden bütün insanlığın önüne koymuştur.

Bu gerçek karşısında insanlar iki grup olacaktır: 

6. Şüphesiz kâfir olan Ehl-i kitap ve müşrikler cehennem ateşine girecek ve orada ebediyen kalacaklardır. Onlar yaratılmışların en kötüsüdür.

Birinci grup, ister Ehl-i kitap ister müşrik ister hangi sapık inanç sahibi olursa olsun, Peygamberimiz (s.a.s.)’in tebliğ ettiği İslâm doğru bir şekilde kendilerine ulaştığı halde ona ve getirdiği dine inanmayanlardır. Onu inkâr edenlerdir. Bunlar, yaratıkların en kötüleridir, en şerlileridir. Bunlardan daha kötü, daha şerli ve daha bayağı hiçbir varlık yoktur. Bunlar hayvanlardan da daha düşük seviyededirler. Çünkü hayvanlara akıl ve irade verilmemiştir. Halbuki bunlar akıl ve irade sahibi oldukları halde haktan yüz çevirmektedirler. Eğer onlar, bu küfür halleri içinde ölürlerse ebedî olarak cehenneme gideceklerdir.

İkinci grup Peygamberimiz (s.a.s.)’e ve onun getirdiği dine inanan ve bu dinin emrettiği şekilde yaşayan bahtiyarlardır:

7. İman edip sâlih ameller yapanlar ise yaratılmışların en iyisidir.

8. Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları sonsuz nimet ve mutluluk diyârı olan Adn cennetleridir. Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan. Bu mükâfat, Rabbinden korkup kapleri O’nun saygısıyla ürperenler içindir.

Bunlar yaratıkların en hayırlılarıdır. Hatta meleklerden daha şerefli ve üstündürler. Çünkü meleklere isyan etme iradesi verilmemiştir. Mü’minler ise isyana iradeleri olduğu halde, bunu terk edip Allah ve Rasûlü’ne itaati tercih etmişlerdir. Onların mükâfatı, altlarından ırmaklar akan, sonsuz nimet ve ebedi mutluluk diyârı olan Adn cennetleridir. Orada ebedî kalacaklar, akıl ve hayale gelmedik güzellikte nimetlere olacaklardır. (bk. Buhârî, Tevhid 35; Müslim, İman 312) Bunun da ötesinde rızâ makamına erecekler; Allah onlardan, onlar da Allah’dan razı olacaktır.

 “Bu mükâfat, Rabbinden korkup kapleri O’nun saygısıyla ürperenler içindir” (Beyyine 98/8) kısmında الخشية (haşyet) kelimesi kullanılır. “Haşyet”, tâzim ve muhabbet neticesi hâsıl olan içi saygı ve ihtiram dolu bir korkudur. Haşyet; insanı güzel bir şekilde itaate sevk eden, onu ihsan seviyesine yaklaştıracak yüksek bir aşk heyecanı uyandıran pek güzel bir ruh halidir. Nitekim bu hali yaşayanlar hakkında:

“Onlar, yaptıkları her iyiliği ve işledikleri her ameli, kalpleri her an Rablerine dönüyor olmanın haşyetiyle ürpererek yaparlar” (Mü’minûn 23/60) buyrulur.

Hikmetin başı Allah’tan korkmak olup, bunun derecesi ilim ve mârifetin derecesi nispetindedir. Bu sebepledir ki, “Gerçek şu ki, kulları içinde ancak âlimler, Allah’tan gerektiği gibi korkarlar” (Fâtır 35/28) buyrularak bu gerçeğe işaret edilir. Demek ki cennet ve rıdvana ermek için gerçek bir ilim, irfân, mârifet ve insanı devamlı günahlardan uzaklaştırıp Rabbine yaklaştıracak güzel amellere yönlendiren şiddetli bir korku lazımdır.

Burada zikredilen Allah korkusunu ve saygısını, duymayanlara duyurmak için şimdi Beyyine sûresini Zilzâl sûresi takip edecek; iyilik ve kötülüklerin cezasının ne zaman ve nasıl olacağını haber verecektir: