Hac

0

Geçen iki hafta boyunca Kral Selman Bin Abdülaziz El-Suud'un davetlisi olarak Hac'daydım, Mekke'deydim. Dünyanın farklı coğrafyalarından gelen bin dört yüz kişi ile beraber hac vazifemizi yerine getirdik. Türkiye'den yirmi kişiydik ve Nuh'un Gemisi gibiydik. On iki gün süren program kapsamında hem haccımızı ifa etme fırsatı bulduk, hem de dünyanın farklı yerlerinden gelen Müslümanlarla tanışma imkanına sahip olduk.

Öncelikle Hac, İslam Ümmeti'nin kongresi, ümmetin toplanma/toparlanma yeridir. Dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanların Beytullah'ta, Allah'ın evinde ve gözetiminde yeniden kendilerini sığaya çekme ibadetidir. Belki ilk ağlayış, belki ilk gözyaşı…

Durun… Durun ve bir dakika düşünün; Beytullah'tasınız… Allah'ın Evi'nde ve O'nun gözünün önünde… Aranızda herhangi bir perde yok… Yalan yok. Dilinizle değil, kalbiniz ile konuşabiliyorsunuz. Dil suskun, kalp suskun. Ne hissedersiniz, nasıl davranırsınız? Hangi kelimeye ram olur gönülleriniz… Bir ateş düşer yanarsınız… Cem oluş... Ak pak oluş… Yeniden doğuş… Şerha şerha açılırken perdeler değişiyor, dönüşüyorsunuz… Tarif edemezsiniz…

Benim için Haccın en çarpıcı anlarından birisi, Kabe'yi gördüğüm ilk andı. Önce Beytullah'ta sabah namazımızı kıldık. Ardından yavaş yavaş tavafımızı yapmak için Kabe'ye doğru ilerlemeye başladık, gözlerimiz yerde… Gözlerimiz yerde; çünkü ruhumuz ve gönlümüz ona muhatap olmaya henüz hazır değil. Hazırlanmaya çalışıyoruz. Yavaş yavaş, küçük adımlarla yürüyoruz. Heyecan, korku ve hüzün arasında bir yerdeyim. Nedeni de bilmiyorum. Sadece aklımda şu hadis-i kutsi var; "Kulum, bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." O'na yaklaşmaya çalışıyoruz. İç avluda, tavaf yerindeyiz, Kabe'nin etrafında. Gözlerimizi yavaş yavaş yukarıya doğru kaldırıyoruz, o an her şey anlamını yitiriyor. Ne yaptığınız ibadetler, ne de işlediğiniz günahlar… Her şey silinip kayboluyor bir anda. Geriye sadece Kabe, Allah'ın evi kalıyor. Dudaklarımızda, "Bismillah, Allah-ü Ekber" nidaları... Anlatması zor bir duygu belki sadece yaşayanların anlayacağı bir hal…

Hac esnasında, sıklıkla Taha Suresinin 12. Ayeti olan Allah'ın peygamberi Musa'ya seslenişi hatrıma düştü. "Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuva'dasın." Biz, Musa Peygamber gibi kutsal vadi Tuva'da değildik. Biz, yeryüzündeki tüm Müslümanların kıblesi olan Allah'ın evindeydik. Onun misafiriydik. Ayakkabılarımız çıkardık ve ona yöneldik. Ayakkabılarınızı çıkarıp Kabe'ye yönelmek ise tarifi imkansız bir duygu… Bazen turist gibi uzaktan seyretmek bile başlı başına devrimsel bir eylem. Varlığı temaşa etmek ve tavaf esansında hiç olmak… Zaman ve mekana hapsolan ruhlarımızın kanatlanması… Gönüllerin ana rahmindeki saflığa dönüşü…

Tavaf, Say, Müzdelife veya şeytan taşlama ibadetleri, arzın merkezine, insanın kendi yüreğine doğru yaptığı ibadetler… İnsanın kendi yüreğini fethetmesi… Allah'ın gönüllere dokunuşu… Ümmetin vuslatı…

Hac…

Not: Bu haccımıza vesile olan Dr. Ahmet Tali başta olmak üzere Suudi Arabistan İstanbul Konsolosu Sayın Abdullah Reşidan'a, naibine ve Suudi yönetimine şükranlarımı sunuyorum.